...

Haziran 22, 2012

Özelleştir-me

Kendilerini özel hissetmek isteyen insanlarla dolu dünya. Bu yüzden sınırlı sayıda üretilen bir telefon ya da bir araba ütopik fiyatlarla satışa sunulduğunda bile anında kapışılıveriyor. Bu yüzden Hermes marka bir çantaya binlerce dolar vererek üstünlük hakkı elde etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden havaalanlarında VIP çıkışları var.

"Sosyal medya" da bu amaca çok güzel hizmet ediyor. 

Facebook'ta "bakın nasıl elitim, nasıl mutluyum, nasıl da harika bir hayatım var"ı örneklemek için etiketlere bürünerek bu imajı veriyorsun kolayca. Daha ambalajından çıkarmadığın iphone 4s'le hatıra fotoğrafı çektirip "yeni oyuncağım ;)" şeklinde bir açıklamayla görücüye çıkarıyorsun tüm zenginliğini. Sorun bu değil aslında, kimin ne yaptığına karışıp da bu denli eleştiren biri değilim ama aynı kişinin Afrika'da açlık çeken çocuklarla ilgili durum güncellemesi ve herkese verip veriştirmesi beni çileden çıkaran nokta. Nedir bu özel, mutlu, mükemmel biriymiş gibi görünme ve hayat bana güzel temalı kendini kandırma çabaları, nedir bu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya çalışmak, sadece muhalefet yapabilmek için tam olarak bir şeyleri bilmeden, öğrenmeye yeltenmeden sadece bağırarak muhalif kimliğine bürünmek, herkese verip veriştirirken, her şeyi eleştirirken, özeleştiriden bu derece yoksun kalmak ve evde Yıldız Tilbe dinleyip Facebook'ta Led Zeppelin şarkısı paylaşmak.

İnternet, kullanım şekline göre bir insanı türlü konularda donanımlı kılmaya, bilgiyi arttırmaya yararken, diğer taraftan içi boş ve gittikçe asalaklaşan bir türe dönüşmeye de neden olur. Görebilen için sınırsız bir bilgi kaynağıdır, kimisi için Facebook'ta okey oynamaya yarayan teknolojik bir alettir.

Geçenlerde bu gidişata üzülmeme neden olan bir durum oldu. Arkadaşımla Galata Kulesi'ne gittik birkaç gün önce, tabi tıklım tıklım turist kaynıyor. İçeri girmek için sıraya giriyorsun o derece kalabalık. Yukarıya çıkacaksın ama asansör sırası çıkıyor bu sefer karşına, orada da biraz bekliyorsun. Güç bela yukarı çıktığında da manzarayı seyretmek için yine bir sıra beliriyor tam karşında. En nihayetinde sıra bitiyor, tam manzaraya bakıp biraz soluklanmak isterken arkadaki itekliyor ilerlemen için. Malum herkes manzarayı görmek istiyor. Sonra kulede tavaf eder gibi dönmeye başlıyorsun, ardınsıra da diğerleri geliyor peşinden. O sırada artık ne kadar görebilirsin boğazı ve ne kadar keyif alırsın, sen düşün. Tabi turistlerin dışında bizim vatandaşlar da var az çok orada. Kalabalıktan sıyrılıp şans yakalayınca hemen geçtim bir köşeye bakındım etrafıma. Bizim vatandaşlardan kızlı erkekli bir grup sürekli birbirlerinin fotoğraflarını çekiyor, birkaç boğaz detayı alıyor, sonra sanki bir işi halletmiş edasıyla aşağı doğru iniyor. Sonra bir diğeri geliyor, yanında telefonunu kurcalayan arkadaşına "beni de etiketledin mi?" diye soruyor, gülüşüyorlar falan. Ardından kız, çocuğa "tamam yeter bu kadar fotoğraf" diyor sanki gazetede çıkacak bir haber için görsel gerekliymiş de o da iş için buraya gelmiş gibi. İniyorlar aşağıya. Biz de bir şeyler yemek için oturduk o sırada kafeteryada. Bir yandan da sohbete daldık ve tek bir fotoğraf çekmeden, durum güncelemeden gayet mutlu bir zaman geçirdik.

Biraz sohbet edip boğazı seyrettikten sonra aşağı indik, tabi yine aynı kuyruklarda bekledik bir süre. O sırada yukarıda arkadaşına etiketlenip etiketlenmediğini soran kızla merdivenlerde arkadaşının objektifine poz verirken karşılaştım. Her pozda aynı yüz ifadesine bürünüyordu. Kuyrukta beklerken bir yandan da bunları düşünüp durdum; teknolojiye bu kadar bağımlı, gayet alımlı çalımlı kızların, diğerlerinden üstün olma çabasıyla güzelim manzaraları, güzelim anları/anıları nasıl heba ettiğini, farkında olmadan yitirdiği değerleri merdivenlerde sürükleyerek, ağza sakız gibi dolayarak, sonuna da ünlemler koyarak anlamının içini boşaltıp onları sıska birer kelimelere dönüştürdüklerini içim acıyarak hissettim.

Biraz eskiye bağlı, geçmişle dost biriyim belki, çünkü yitirilenlerin/yitirdiklerimin farkındayım ve bunları gözardı edemiyorum, her geçen gün eksildiğimi hissetmem de bundandır.

Kendini özelleştirme durumu ilginç ama ironik bir şekilde bir bakıma aynılaştırmaya başlıyor insanı. Bakıyorsun 'marjinal' giyim tarzları aynı, dinledikleri müzikler aynı, sık kullandıkları kelimeler de aynı. Bu özel hissetme dürtüsünün vermiş olduğu mükemmelliyetçilikle aynı değişikliklere bürünüyorlar, bu yüzden kendini özel hisseden binlerce 'aynı' insan var.

Kaynayan bir kazanda gibiyim, sular gittikçe ısınıyor.
Her şey herkesleşiyor, herkes her şeyleşiyor.

Hiç yorum yok: