...

Nisan 25, 2012

Tiyatro

Hiçbir zaman iyi bir tv izleyicisi ya da sıkı bir sinema takipçisi olamadım. Şu dünyada beni mutlu eden birkaç şeyden biri tiyatroydu. Her hafta bir oyun izlemek yaşama bağlanma sebeplerimden biriydi. Üzgünken, mutluyken hangi ruh halinde olsam da bulduğum boş zamanlarda ayaklarım hep en yakın tiyatro salonuna götürdü beni. En çok Reşat Nuri sahnesine giderdim. Oradaki tiyatro sanatçılarının neredeyse hepsinin adını bilir, yüzlerini tanırım. Birkaçıyla da tanışmış (Mesut insanlar fotoğrafhanesi’ndeki performansıyla hafızamda yer edinen Arda Aydın, yetenek abidesi Fırat Tanış ve saygıdeğer Tanju Tuncel gibi) ve ne derece iyi insanlar olduklarını görmüş, samimiyetlerini ve gülümsemelerini tecrübe etmiştim. İzlediğim her oyun beni başka yaşamların kıyısına götürmüş, tüm o dijital efektlerden ve üç boyutlu muhteşem görsel şölenden uzak da olsam karakterlerin gerçekliğini sahnedekilerle soluduğum aynı havada hissetmiştim. Hep geçmiş zamanla kurdum cümlelerimi. Çünkü artık anlamını yok edecekler tiyatronun da. Geçen gün duyduğumda zoruma gitmişti. İnsanların bu bitmeyen hırsları, çirkin amaçları midemi bulandırıyor. Düşünceler de dahil her şeye sansür yetmiyor, şehir tiyatrolarının da ağzını tıkamaya çalışıyorlar.

Bugün Taksim’deydim. Ülkede yönetmenlerden başkasının “hadi takla at oyna göreyim” diyememesi için, ‘Şehir tiyatroları yok edilemez.’ sloganını desteklemek için ordaydım. Kalabalıktı da. Ve o kalabalıkla daha gür çıktı henüz kaybetmediğim inancımın çığlığı. Bu ülkede sevdiğim şeyler bir bir yok oluyor. Önce birbirinin taklidi popçular eliyle müzik elden gitti, şimdi de bürokratlar eliyle tiyatro da kan kaybediyor. Üzülüyorum. Oturdum çocuk gibi ağladım. Azalmayalım istiyorum, hep çoğalalım. Tiyatroda da sanat icra edilemez olursa ne kalır geriye sanat diyebileceğimiz diye düşünüyorum. 12 Eylül'de bile böyle bir hakarete maruz bırakılmamış tiyatroları kurtarabilmek, yıpranıp incinmesine engel olmaya çalışmak için elimden ne gelir ki Kadir Topbaş bile yönetmeliğe onay vermişken. Üstelik başbakan da sahip çıkıyorken bunlara.

Yazık.

Eğitime el attınız, cehalete cesaret geldi. Hukuka el attınız, zorbalık- diktatörlük legal hale geldi. Ama ‘oynamak’ için şehrin tiyatrosuna ihtiyacınız olduğunu da nereden çıkardınız, bilemiyorum.

Nisan 23, 2012

Flashback

Gecenin bu saatlerinde pazartesi sendromundan mütevellit mi henüz tam anlayamadığım geçmişe duyulan bir özlemle, maziyi tekrar hatırlayıp yad ediyorum beynimin içinde.

Fotoğraf kareleri gibi gözümün önünde parça parça görüntüler akıp gidiyor. 90lar. Kalabalık bir kahvaltı masası, kızarmış ekmek kokusu, televizyonda Snoopy, dedemin gıcırdayan sallanan sandalyesi, dayımın sabah esprileri, televizyonun sağ köşesinde duran gramofon, pencere önündeki ortancalar, annemin saçımı iyice gererek topladığı kirazlı tokalarım. Mirkelam’ın sürekli koştuğu videoklip, Hugo, beş çayları, uzun saplı lacivert çantalı postacı, dedemin taş plakları, mahallenin muhtarları, atari salonları, leblebi tozu, elma şekeri, Süper Baba, Rosalinda..

O zaman hiç hoşuma gitmeyen şeyler şimdi hatırladığımda gülümsetiyor her daim. Televizyon her bozulduğunda dedemin direktifleriyle anteni sağa sola çevirip şekilden şekle girerken bunun Allah'ın bana bi cezası olduğunu düşünürdüm.

Şimdi elde kalan, bi düzine keşke, bi avuç iyi ki.

Nisan 02, 2012

Uzaktaki Yakın/ Yakındaki Uzak

Dışarıda gördüğüm her yüzü yakındaki uzaklar olarak tanımlıyorum. Bunlar, aynı sınıfı paylaştığın, aynı yerde yemek yediğin ya da aynı vasıtaya binerek yol kat ettiğin fiziken yakınında ama kafa olarak aranızda kilometrelerin bulunduğu insanlar.

Bir de uzaktaki yakınlar var. Fiziken kilometrelerce uzaktayken cümleleriyle, samimiyetiyle, sesiyle, gülümsemesiyle sanki çok yakınındaymış, hep yanındaymış hissi veren nadide insanlar onlar.