...

Aralık 10, 2011

Soru

anonim: Özgürlük ne ki?
kağıttan kayık: İlkokuldaki sınıfların camlarının parmaklıksız olması.

Kasım 08, 2011

Her İnsan Ölecek Yaşta


Hiçbir âna, hiçbir duyguya, hiçbir söze inanasım gelmiyor.

Bu nasıl kara, zor bir bulmaca, amaçlar ve çözümler gizleniyor. Bir şeyler öldükçe yaşamın sivri uçlarla dolu olduğunu daha çok fark ediyorum. Bir dilsiz gibi duyduklarıma, sorulanlara cevap veremiyorum. Ellerimden kayıp gitmesine izin veriyorum mutlu anların. Çünkü karamsarlığa kibrit çaktım. Sevdiğim insanlar eksildikçe cümlelerim de eksiliyor. Vurgun yemişcesine kör, sağır dolaşıyorum, her nefeste ciğerlerime su doluyor.

Gözlerimin önünde her gün biraz daha ölüyor zaman. Çünkü kirletiyor kayıplar 'şu an'larımı. Sevdiklerimi alıyor hayat benden.

Sahi ölecek mi dedem?

İnanasım gelmiyor buna. Ölemez o. Daha ona söz verdiğim gibi en sevdiği midyeciye gideceğiz birlikte. Çünkü bi' tek oranın midyesini sever dedem. Katiyen başka yerden midye yemez, prensip meselesi. Sonra birlikte Üsküdar'a gideceğiz, bana uzun uzun Kız Kulesi'nin hikâyesini anlatacak hep yaptığı gibi. Balık ekmek yiyeceğiz birlikte ardından. O, ekmeğin içini açıp "Bak yine balığı az, kıvırcığı bol koymuş hergele" diyerek azarlayacak her zaman gittiğimiz Cemal amcanın yerinde çalışan Mehmet'i.

Salacak'a doğru ilerleyeceğiz yine aynı bankta oturacağız. Sonra başlayacak Karadeniz'i anlatmaya. Ve ben ilk defa dinliyormuşcasına bir merakla ve görme isteğiyle dinleyeceğim ondan, hiç gitmediğim yerleri. Arkasından bi Karadeniz türküsü tutturacak çevredekilere aldırmadan ve soğuk havaya inat. Ben de gülümseyerek dinleyeceğim onu. Ekmeğini her zamanki gibi benden önce bitirecek sonra ben ekmeğimi bitirene kadar bekleyecek. Beklerken boğaza bakacak sessiz ve derin.

"Dede, biz de şöyle bi tekne alsak ya?" diyeceğim o sırada. Gülümseyecek. Onun vardı zamanında küçük bir balıkçı teknesi. Haftanın üç günü havanın bozuk olmasına da aldırmaz balık tutmaya çıkardı, ben de arada sırada peşine takılırdım. Hastalandıktan sonra sattı tekneyi. O zaman da demiştim "Satma tekneyi dede, iyileşeceksin nasıl olsa yine balığa çıkarız o zaman." O da "Bi iyileşeyim daha güzelini alırız paçi." demişti. Paçi, lazcada kız çocuk demekti, beni hep öyle çağırırdı dedem. Onun iyileşmekten umutlu olduğunu görünce ben de mutlu olmuştum o an, sarılmıştım ona. Son konuşmamız da bu oldu.

6 kasım 2011. Saat sabahın 8'i. Telefon çaldı. Uyuyor olduğum için telefona annem bakmıştı. Telefondaki dayımdı. Ne söylediğini bilmiyordum ama annemin yüz ifadesi ve sararan benzi iyi şeyler söylemediğini anlatıyordu. Uyku sersemi ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Annem telefonu kapatıp koşar adımlarla içeri gitti. Bense uyanmıştım artık. Kötü bi şeyler oluyordu. "Ne oldu" diye sordum, "Kötü bi durum mu var?" Annem, "Babam hastaneye kaldırılmış, bu sefer kötü Özge biliyorum, yoksa beni çağırmazlardı sabah sabah." dedi mutsuz titreyen sesiyle.

Bi şey düğümlendi boğazıma.. Konuşamadım. Sanki dilim tutuldu o an. Hemen giyindim ve annemin arkasından dışarı çıktım. Hastaneye gidip onu görmem gerekiyordu. Başka türlü inanmazdım ona bir şey olduğuna. Kapı gibi adamdır benim dedem. Eğilmez bükülmez bir çınar ağacı. Bir o kadar da yufka yüreklidir belli etmemeye çalışsa da. Bir keresinde Sezercik'i izlerken gözleri dolmuştu tam da sezerciğin şeker sattığı ve şeker yiyen çocuğa bakarak "bi gün ben de yiyicem." dediği sahnede. Benim ona baktığımı fark edince kaçırmıştı gözlerini. Sonra ananeme dönüp yüzünü buruşturarak "bize bunları seyrettiriyorsun açsana haberleri izleyelim yahu!" diye haykırdı. Bense görmemiş gibi yapmıştım gözyaşlarını.

Sen ne güzel insansın dede!

Hastaneye vardığımda başta almadılar içeri, saatlerce bekledik hastanenin bahçesinde. Nihayet izin verdiler yukarı çıkıp görmeme. Merdivenlerden çıkarken ellerim titriyordu. Girdim içeri. Bir serum torbası bağlanmış, bir sürü ıvır zıvır takılı vücudunda. Gözleri yarı açık. Hiçbir tepki yok yüzünde. "dede, ben geldim bak." dedim elini tuttum. Gözlerime baktı. Yüz ifadesi aynı. "Dede, Özge ben, torunun?" dedim ama yüz ifadesinde değişiklik olmadı. Elini daha sıkı tuttum. Konuşamıyordu, hafızası da yerinde değildi. Tanımadı beni. "Merak etme ben yanındayım dede." dedim tepki vereceği umuduyla. Görmedi sanki beni. Orada yok gibiydim.

Ah bi tepki verseydi, küçük bir gülümseme hatta sırıtma bile olurdu. Bağırsaydı ya da bana, "Bak yine bu havada nasıl çıkmışsın dışarı, dayaklıksınız dayaklıık!" deseydi yine. Zor tuttum kendimi ağlamamak için. O koca adam öylece yatıyordu orada. Yapacak hiçbir şeyimin olmaması kahrediyor beni. Oysa o ölümsüz gibi gelirdi bana. Her zorluğa rağmen dimdik ayakta duran, yıkılmayan bir kaleydi.

En kötüsü de şu an kalbi atmasına rağmen yaşamıyor olması. Görmüyor, duymuyor, duysa bile konuşamıyor. ve hatırlamıyor. 

Her insan ölecek yaşta belki ama o ölmese olmaz mı?


Edit: 12 Ocak 2012 Cumartesi saat 14:37
 





         Nur içinde uyu dedem, ruhun şâd olsun.

Ağustos 30, 2011

Sonbahar




Bu ülkede sonbahar, nedense sevilmeyen üvey evlat muamelesi görüyor. Türkiye'de güzel sonbaharı neyin katlettiğini düşündüm de.. Sanırım çamurlu caddeler, parksız, yeşilsiz, çirkin, beton bloklarla kuşatılmış kent yaşamı, havadaki yoğun egzoz ve kalorifer dumanı bir de incecik yağmurla bile trafiğin daha da karışması bozuyor sonbahar keyfini.

Oysa sonbahar güzeldir!

Çünkü sonbahar, ilkbahara giden yolun başıdır. Sonbahar, Buket Uzuner'in dediği gibi 'savrulan saçın, uçuşan atkının, sıcak bi' tas çorbanın, tavşan kanı bir bardak çayın, ev turşusunun, tahin helvasının, köşebaşında kızartılan kestanenin, hırçın denizin, terlemeden uzun uzun yürüyebilmenin, kalın kazakların, konser, sinema, tiyatro salonlarının, kütüphanelerin, sonbahar yaşamının' keyfidir.

Mayıs 07, 2011

Kimse Eşit Doğmaz Ama Herkes Eşit Ölür

Eğer küfrettiğimiz insanlarla aynı fırsatlara ve şanslara sahip olsaydık biz de farklı olmayacaktık. Bu yüzden ben önce idollerimi öldürdüm. Hiç kimse doğru olamaz çünkü. Çünkü algı diye bir şey varsa ve bu şey zamana, insanlara ve görünürdeki dünyaya göre sürekli değişiyorsa artık orada doğru yoktur. Sadece kazananların kaybedenler üzerinde belirledikleri normlar vardır. 


Ben kaybetmeyi seçtim. Kimileri için bu bir kaderdir. Bu yüzden rol yapmazlar onlar. Ben rolümü iyi yapamadığım zamanlarda yani bi kazanan kadar basitleştiğim zamanlarda genelde küstahlaşırım. Çünkü hiçbirimiz bi 30 yıl sonra böyle sıkıcı tavırlarla ukala ukala konuşamayacağız. Elimizde bi idrar torbası, geçmişi hatırlayıp gözlerimiz dolup yalnız başımıza ölmeyi bekleyeceğiz.

Ocak 17, 2011

Sessiz Yığınların Gölgesinde


Aslında hayattaki dertlerimin bir anlamı yok. Her şey sonlu değil mi sonuçta. Bir gün bitecek, bitmeli. Başıma üşüşen dertler de bitecek sıkıntılar da mutluluklar da. Mavi tükenecek, yeşil de. Sadece bok rengi bi yuvarlağın içinde yaşıyor olacağız günün birinde. Dramatik bir durum değil bu aslında. Olayı dramatize eden kutuplardaki buzullar erirken kutup ayılarının çektiği sıkıntıları çok çözünürlüklü fotoğraf makineleriyle çeken fotoğrafçılar. Evet. Ve biz bunların birgün yaşanabileceğini düşünmedik. Kıyamete inanan insanoğlu birgün bu dünyanın yorulup da pes edeceğini, ne bileyim gelişigüzel yaşarken, kirletirken, yok ederken, dünyanın yine aynı mutlulukla ve aynı düzen içinde dönemeyeceğini hesap edemedi mi? Edemedi. Çünkü biz kendi söküklerini dikemeyen terzileriz. Ve sürekli mazeretler uyduruyoruz, dışarıdan bizi hangisi daha zengin hangisi daha güzel gösteriyorsa o maskeyi takıyoruz, o tavrı takınıyoruz diğerlerinden üstün olma çabası içinde.

Belki de her şeyin farkındayız çoğumuz. Ama kolaya kaçıp yığınlar arasına karışıyoruz. Susuyoruz, bazen de içimizden konuşuyoruz.