...

Aralık 14, 2010

"Ben buyum"

Tuhaf hissediyorum kendimi. Ve bu benim her zamanki halim.

Her şeyden çabuk vazgeçiyorum bu aralar. Söz veriyorum, tutmuyorum. Aptallık ediyorum "hayır" demek isterken "evet" diyorum ve zor duruma sokuyorum kendimi. En büyük aptallığım bu benim. İnsanlar arasına karışma isteği yok içimde ama bazen ihtiyaç da duyuyorum yeni yüzler görmeye. Bazen "boşversene, hayatı plansız, kim ne der diye düşünmeden ve biraz da sonrasını umursamadan yaşa" diyor bir ses ama susturuyorum onu. Hep korkuyorum korkuyorum korkuyorum! En çok da başlangıçlardan. Yeni bir ilişkiye başlamaktan, hatta yanıma yaklaşıp "bi' dakika bakar mısınız" diyen broşür dağıtan insanlardan. Israrla elime sıkıştırdıklarını okumadan çantama atıyorum.



Sadece bir kademe yaklaşmalarına izin veriyorum insanların. Daha derine inmesinler istiyorum. Ben kendi kabuğumda kalayım. Güvensizliğimin yarattığı korku ütopyalarımı besliyorum kendi içimde. Eksikliklerimi yüzüme her gün vururken birinin aynı eksikliklerimden bahsetmesine öfkeleniyorum. Kendimi savunmak için bir tek cümle kuruyorum: Ben buyum!

Ekim 26, 2010

Mutluluk Aşısı

Kendimi sevmeyi, küsmemeyi öğrenmeye başladım. Zaman zaman kendini beğenmiş bi’ hergele oluyorum bazen de dünyanın en ezik, en vasat Gregor Samsavari bi’ Notre Dame’ına dönüşüyorum/dum.

Artık bu boktan hayatı kusurlu, eksik, berbat, çirkin, aptallarla dolu olduğunu bilerek güzel buluyorum. Dünyaya Armağan Çağlayan eleştirmenliğiyle bakmak iyi bir şey değil. Bu kabulleniş, bardağın dolu tarafını içmeni gerektirse de, az biraz iyimserlik belki bir tutam polyannacılıkla sağlansa da alışana kadar zorluyor insanı. Sonraları çevrende gördüklerine o kadar şaşırmamaya başlıyorsun. “yok artık”, “bu kadar da olmaz” dememeyi öğreniyosun. Öğretiyorlar.

Böyle daha mutluyum ben, acılar sıradanlaştıkça.

Eylül 06, 2010

'O'

Yürüdüm. Uzun uzun. Kulaklığımı takıp insan sesinden uzaklaştım ve dünyanın karmaşasından. Yoruldum biraz sonra. Parkta oturdum. Çocukları seyrettim. Kendi çocukluğum aklıma gedi o an. İyi ve kötü anlarım/ anılarım. Çoğunlukla eğlenceli, her şeyden bi haber ve mutlu olduğum, tek derdimin seksek oynarken çizgiye basmamak olduğu zamanlar..

Sonra telefonuma baktım, kuzenlerime mesaj attım, biraz mesajlaştıktan sonra telefonu cebime attım. Müziğin sesini biraz daha açtım, dinledim. Dinlendim. Her ne kadar kendime farkettirmemeye çalışsam da onun aramasını, mesaj atmasını bekledim. Düşünmeye devam ettim. Gerçekten özledim mi ne? Bakışını, gülüşünü, sesini, aptalca şakalarını... Oysa 'o' benim duygularımdan habersiz. Aptal!

Haziran 11, 2010

80'lerin sonu, 90'ların başında çocuk olmak






...
Kafası soru işaretleriyle
dolaşan çocuklardan biri olmak demektir bu. Hem dünyanın hızla değişen siyasi olaylarını algılamaya çalışan, hem de kafasında bir yerlerde tüm bunları dengede tutma uğraşı verirken iyice allak bullak olan çocuklardır. Dört bir yanı popüler kültür ve ürünleriyle doluyken, neyin gerçek olduğu konusunda kafa patlatmaları gerekir. Bireysel insanlar olarak yetişirler. Bu bireyselliklerine de hak vermek gerekir. Zira 90 larda çocuk olanlar, bu vakit gelecek kaygısıyla içlerini doldurmuşlardır. Güzel müzikten uzakta yaşarlar. Otuz sene öncenin müziğini keşfettikçe 70 ve 80 lerin rock müziğine özlem duyarlar. Kendilerinden önceki nesillerin açtığı yolda biraz hazırcı yürürler. Çünkü yapacak daha önemli işleri vardır.


















                                     
































Ayrıca;

         
               Yonca Evcimik'in saçma pop şarkıları,

Körfez Savaşı'nın ilk görüntülerinin taş devrinin arasında flash haber olarak yayınlanması, kokulu kalem ve silgiler, lastik atlamak, kanal 6 ve bütün Disney'e ait çizgi filmleri, 


Milliyet'in verdiği ilk ansiklopedim,

yılbaşı gecesi havai fişekleri görmek, 911, wet wet wet,






                          Doğan Kardeş okumak,


Barbielerin yerine Sindy bebekler, Playdoh,  Susam Sokağı,

                                                 
        İlk proteinli muzlu Probis'i yiyinceki yüz ifadesi,  


Kral Tv'nin pop müzik çalan zamanları ve vj kavramı, 


                   Emrah'ın Batı Yakası'nın hikayesi,


                        Tarkan'ın kıl oluşu,

renkli iplerle saça yapılan uzantılar ve örülen bilezikler, garip şekilde dans eden veya güneş gözlüklü kola ve sprite kutuları, çim adamlar, pamuklu taytlar, ilk kocaman kare siyah discman, Michael Jackson'ın "Remember the time" klibi ve Dangerous albümü.... 


Ve bu hayal meyal tam olarak parçalarını birleştiremediğim dönemde dünyayı yeni yeni tanıyor olmak.

Haziran 09, 2010

Güneş doğarken..


Bu güneşli havalar, sokaklardaki insanlar, martılar, karıncalar, ahmak siyasetçiler, aptal savaşlar, ölümler, doğumlar, yıkımlar, bağırışlar...

Bazen her şey o kadar gereksiz, tuhaf geliyor ki.

Ve en önemlisi yaşamak zorundalığı. Varoluşun sancısı. Bir sonun varlığını bilerek ve yarının meçhul olduğu gerçeğinin bilincinde aylar sonrası için planlar kurmak.. Bunu düşündüğümde havada asılı kalmış gibi hissediyorum. Öyle durağan, öyle garip ve devinimsiz.

Aynı soruları sorup aynı cevapları aldığımı gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Sanki bir bilgi yarışmasındaymışım gibi biraz önce bilemediğim soru tekrar karşıma çıkarılıyor ve ben cevap arıyorum. ı-ıh.. bulamıyorum yine. Sanırım bazı sorular cevapsız doğuyor. Ve bu yetinememezlik duygusu daha çok soru işareti anlamına geliyor. Kafamdaki soru işaretleri ünlemlere çarpıyor bazen. Durdurulması mümkün olmayan tam gaz ilerleyen bir araba gibi engelleyemiyorum iç sesimi.

Garipliklerle doluyum.