...

Kasım 05, 2015

26

Deri değiştiriyorum. An be an, gün be gün.

Zamanı ve geçirilen bir ayı bile küçümsemiyorum artık. Vaktim doldukça çatırdayan seslerle rota değiştiren bir kadırga gibi farklı yollara sapıyor, eski kimliğimden soyutlanıp yeni yeni kimliklere bürünüyorum.

Deri değiştiriyorum. An be an, gün be gün.

Kendime bir yıl öncesinden bakıyorum. Nelerin değişip değişmediğini, ne tür başkalaşımlar geçirdiğimi ölçüp tartıyorum. Önceden sevmediğim bazı şeyleri şimdi nasıl deli gibi sevdiğimi, o yıl içinde hayatımdaki sabitlerden, değer verdiklerimden nasıl şimdi feragat ettiğimin kritiğini yapıyorum kendi içimde. Benim kavgam hep kendimle: Hislerimin, davranışlarımın üzerine kafa yorarak, eksikliklerimi, komplekslerimi, zayıflıklarımı yüzüme vurmak, böylece ruhumu terbiye etmeye çalışmak. Yani,

“Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem”


Bir yılı daha uğurladım. 25 yıllık bir yolu geride bırakıp 26′ya adım atarak bir basamak daha yükseldim ya da alçaldım orası meçhul. Tek bildiğim, insanın kendi başına ve kendi için yapabileceği tek şeyin ayakta durmak olduğu.

Nefes aldıkça zaman uzuyor, yol hala devam ediyor. Ve eğer bu yol yaşamsa, hep yokuş yukarı gidiyor.

Eylül 13, 2015

Lisa Fischer

2013'te çekilen ve en iyi belgesel dalında Oscar kazanan  20 Feet from Stardom sayesinde tanıdığım harika bir şahsiyeti sizinle tanıştırmaya geldim. Adı Lisa Fischer. 



Fischer, 1 Aralık 1958'de Brooklyn'de doğdu, annesi ev hanımı, babası güvenlik görevlisi ve depo işçisiydi. Sesinde Mariah Carey, Toni Braxton ve Tina Turner saklı bu güzel kadın, müzik hayatına vokalist olarak başladı. Müzik kariyeri boyunca Chaka Khan, Beyonce, Dionne Warwick, Dolly Parton, Bobby McFerrin, Alicia Keys, Lou Reed, Louie Vega, Aretha Franklin, Tina Turner ve daha birçok isme vokalistlik yaptı. Fakat vokalist olmanın ötesinde yetenekleri vardı, güçlü sesini bir enstrüman gibi kullanması ve kendine özgü yorumuyla diğerlerinden sıyrılan, çekici bir kadındı Lisa. Bu yetenekleri sayesinde 1991'de Elektra Records'la anlaşma imzaladı.

20 Feet from Stardom belgeselinde bu konuyla ilgili “Plak anlaşmasının peşinde değildim. Sadece öyle bir anda ortaya çıktı. Yani çok şanslıydım.” demiştir. Plak anlaşmasından sonra 1991 yılında çıkardığı “So Intense” albümüyle de başarıyı yakaladı.


How Can I Ease the Pain single'ı R&B listelerinde bir numara oldu: Tık 
Ayrıca bu şarkı ona en iyi R&B Kadın Vokal Performansı dalında da Grammy kazandırdı.
Fakat Lisa'nın müziğe dair kariyer egosu yoktu hiç. O, şarkı söylemek için doğmuştu, şan, şöhret peşinde değildi: “Bu endüstri kendini sergileyenler, oyun oynamaya istekli olanlar içindir. Bazıları öyle değildir.” demişti.

O sıralarda The Rolling Stones, yeni çıkacakları turneye Lisa'nın da dahil olması için ona teklif götürdüler. Bu konuda Lisa şöyle diyor:

“O gece Mick'in nasıl söylediğini duyup belli bir şekilde tepki verdim. Sanki salonda ikimiz vardık. Garip bi şekilde rahatlatıcıydı.” 

Solo kariyer peşinde olmadığı için teklifi kabul ederek The Rolling Stones'la turneye çıkar ve bu kararı, Mick Jagger‘la o günden bugüne dek uzanan bir dostluğun başlamasını sağlar.
































Tamam dostluk demeyelim, çünkü işler biraz karışık.

Belgeselde Chris Botti, “Lisa inanılmaz derecede çok yönlü. O kadar yetenekli olduğunuzda seçenek kaygısı yaşıyorsunuz. Ne yapsam acaba, yani R&B'de mi kalsam gibi. Sonra telefon çalıyor, arayan Mick Jagger, "Stones'a katıl.” diyor. Bunu reddetmek çok zor bir şey.“ der bu konu için. Haksız da sayılmaz.

Böylece Lisa Fischer bir numaralı back-up singer olarak kariyerine devam eder. 1989'dan itibaren 25 yıl boyunca The Rolling Stones'un ekibinin vazgeçilmez ismi olur. Konserlerde Mick Jagger'la birlikte sahnedeki erotik tavırları ve vokal yeteneklerini sergilediği parçalar, dinleyicilerin çok hoşuna gider.







Bunlardan en ünlüsü "Gimme Shelter” performansıdır: Tık
Turneden döndükten sonra Lisa ikinci plak üzerinde çalışmaya başlar ama -belki de yeteri kadar istemediği için- çalışmalar bir türlü bitmek bitmez.

Belgeselde bununla ilgili şöyle cevap vermiş:

“Birisinin arkasında söylediğinizde durum farklı, bilirsiniz. Çünkü onları mutlu etmeye, istediklerini vermeye o kadar odaklanıyorsunuz ki. Ama sonra kendiniz orada olduğunuzda ne istediğinizi ve neyin sizi mutlu edeceğini bulmak zorunda kalıyorsunuz. …İkinci bir plak üstünde çalışıyordum ve bilmiyorum uzun sürmüştü, fazla uzundu. Tüm bu insanlar benimle ne yapacaklarını bilmiyor. Ben de benimle ne yapacağımı bilmiyorum. Bu asla anlayamadığım şeylerden biri.” 

Mick Jagger’ın teklifini kabul etmeyerek solo kariyer yolunda adım atsaydı muhtemelen bugün çok daha fazla insan tarafından tanınacak, sevilecek, dinlenecekti. Araştırdıklarımdan çıkardığım kadarıyla Lisa Fischer’da özel bir şeyler var. Kendini müzik yapma tutkusu dışındaki her şeyden arındıran, şarkı söylemek meşguliyetinin her saniyesinden zevk alan, alkışa ihtiyaç duymayan, kendini müzikle doyuran kadınlardan.

“Küçük bir tüysünüz, biri sizi üflüyor, süzülüyorsunuz. Ve düşmüyorsunuz, başınızı vurmuyorsunuz. Hafifçe iniyorsunuz. İşte ben şarkı söylerken böyle hissediyorum.” diyen büyülü bir kadın o.

Sakin ve gözlerden uzak yaşamına devam eden Lisa, 2009'da Tina Turner'ın  50. yıl dönümü için çıktığı turneye katılır. O sıralarda 51 yaşındadır.



Konserde “It’s Only Rock'n Roll (But I Like It)” parçasında Tina onu sahneye çağırır ve Lisa şarkıyı muhteşem solo performansıyla bitirerek hayran bırakır: Tık

Aynı yıl eylül ayında ise Sting'in albümünde vokalist olarak şarkı söyler ve konserlerine eşlik eder. Sting onu şöyle anlatıyor: Tık

Daha sonra 2011'de Jazz trompetçi Chris Botti'yle Newport Jazz Festivali'nde ortaya çıkar. Ve ertesi yıllarda da festivale katılmayı sürdürür.

Yine 2013′te Nine Inch Nails'in Tension turunda vokalistlik yapmıştır.

Yaptığı müziğin yanısıra onun düşünceleri ve bakış açısını da kendime yakın bulduğumdan mı bu kadar hayran kaldım bilmiyorum. Mesela hiç evlilik yapmaması ve çocuk sahibi olmamasıyla ilgili şu sözlerine bakın:

“Bir ilişkiye başlarsınız ve bir enerji ortaya çıkar. Mesela evli bir çiftin odaya girdiğini gördüğünüz anda olduğu gibi. Ayrı ayrı görseniz bile onları bir arada tutan şeyi hissedersiniz. Bende o hiç olmadı. Bu yüzden hep herkese aitmişim gibi geldi. Yani kalbimin bir kısmı, kişiliğimin bir kısmı hep herkese aitti.”

Benim de onu tanımamı sağlayan 20 Feet from Stardom belgeseli sayesinde artık hem sosyal medyada hem de çeşitli etkinliklerde daha çok görülmeye başlaması beni sevindirse de onu canlı dinleyebilmenin şimdilik hayal olduğu gerçeği üzüyor. Yine de geç de olsa tanımış olmak bir teselli.
Hak ettiği yerin çok uzağında olsa da, kendine ait dünyasında müziğiyle var olmaya, ilham vermeye, üretmeye devam ediyor. Çünkü onun dünyaya gelme nedeni bu:

“Ben sadece sokaklarda endişelenmeden yürümek istiyorum. Yani gözlükler takıp saklanmadan başım dik olarak. Bazıları ünlü olmak için her şeyi yapar, bazıları da sadece şarkı söyler. Özel bir yerde insanlarla olmanın dışındaki şeyler önemli değildir. Bana göre benim de asli görevim sadece şarkı söylemek.”


O, Lisa Fischer.
Takdire şayan, nadide bir mücevher.


Ağustos 10, 2015

Nilgün Marmara

Doğumu 13 Şubat 1958, ölümü 13 Ekim 1987.
Şair, yazar, kadın, bu dünyaya kendini ait hissedemeyen bir yalnız.


image
Balkan göçmeni bir ailenin iki kız çocuğundan biri. Annesi Perihan, babası Fikri ve ablası Aylin'le Moda'da büyük kütüphanesi olan bir evde büyüdü. Kadıköy Maarif Koleji'ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okumaya başladı. Nilgün Marmara, arkadaşlarının anlattığı üzere fakültenin merdivenlerine tek başına oturur, sınıfın en arka sıralarında derslere girerdi. Ayrıca öğrenim hayatında akademik başarıyı yakalayan bir öğrenciydi. “İyi” bir ailede yetişmesine, ailesinin onu İngilizce eğitim veren bir okula, “iyi” bir gelecek hazırlamak için göndermesine rağmen, arkadaşı Seyhan Erözçelik’in söylemiyle o, bu “proje”ye inanmadı ve kendi yolunu seçti. Kendi yolunu seçtiği zaman ise çocukluğunu çoktan kaybetmiş, çok gürültülü bir dünyada, kan ve gözyaşı içinde kendisine yer bulmaya, kendisini o dünyaya yerleştirmeye çalıştı, fakat bunu başaramadı.

“Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.”

Belki de kendi yolunu seçmektense inanmadığı “proje”ye devam etseydi yaşıyor olacaktı.
Ailesiyle arasındaki ilişki hakkında pek malumat yok fakat yazdığı şiirlerde özellikle babasıyla olan ilişkisindeki gedikleri kapalı şiir biçimiyle bile okuyana hissettiriyordu. Öyle ki, yazdığı tek dize, okuyanı birkaç parçaya bölecek denli geniş anlamlıydı.

“Bak bu yara annemden, işte bu babamdan, buradaki ilkokul öğretmenimden, haaa şu en derin olan mı onu ben açtım bilmeden. En çok da o acıtıyor canımı, en çok o kanıyor.” 

Kendi içine kapanıp oluşturduğu anlam dünyasını yine kendi içinde yeniden anlamlandırmaya, sunmaya çalıştı. Fakat bu da yeterli gelmedi ona.

“Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. “
“Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.”

Üniversite döneminden tüm yaşamına ve de ölümüne kalan en önemli şey, kuşkusuz üniversite bitirme tezini de onun üzerine hazırladığı bir Alman şair olan Sylvia Plath olacaktı. Plath’ın yaşamı, düşünceleri, özellikle bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı onu etkiledi.

1977’de, 19 yaşındayken şiir yazmaya başladı, fakat yazdığı dizeleri kimseye göstermedi. Daha sonra Seyhan Erözçelik, Nilgün'ün herkesten sakındığı şiirlerini ve yazılarını alıp Şiir Atı'nda yayımlattı.
Ece Ayhan, İlhan Berk ve Cemal Süreya ile olan arkadaşlığı 12 Eylül darbesinden sonra içe çekilme dönemini birlikte atlatabilmelerini sağladı. Nilgün Marmara’yı edebiyat ve şiir çevresine İlhan Berk tanıtmıştı. Ona hep “Büyük Nilgün” diye yazardı kartlarında ya da mektuplarında. Sık sık Kızıltoprak'taki evlerinde Edip Cansever, Tomris Uyar, Cezmi Ersöz gibi edebiyatçılarla bir araya gelir, pazar günleri ise "but partisi" yaparlardı -fırında tavuk budu yapmalarından dolayı-


image
Cemal Süreya, İlhan Berk, Ece Ayhan, Tomris Uyar, Nilgün Marmara’nın evinde.


image
Nilgün, Ece Ayhan, Haydar Ergülen.

Cemal Süreya onu Scott Fitzgerald'ın eşi Zelda'ya benzetince de "Çılgın Zelda" diye anılmaya başladı. Süreya'nın tertemiz evinin yerlerine "Bu ev niye bu kadar temiz?" diyerek yediği çekirdeğin kabuklarını atar, başka bir gün de yazar Mehmet Günsür'ün kızıyla lunapark dönüşünde pembe gözlükler takıp evcilik oynardı. Çocukluğuna duyduğu özlemini hiçbir zaman yitirmediği için hissettiği sızıyı şiirinde de sezdiriyordu:

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte.”

Bir kadın olarak çoğalmayı reddetti. Çocukken annelerinin kendilerine verdiği sütü balkon deliğinden kedilere birlikte döktüğü ablası Aylin, bir gün çocuklarına bağırırken, Nilgün "İşte bu yüzden anne olmuyorum, kendi çocuğumu incitirim diye." demişti. Anne olmak istememesinin nedeni "Mutsuzluk ordusuna yeni bir nefer katmamak için"di.

“Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin.”



image
1982'de Endüstri Mühendisi Kağan Önal'la tanıştı ve iki yıl sonra evlendiler. Nilgün Marmara, belli ki eşi tarafından yeterince anlaşılmıyordu. Çünkü intiharından sonra eşi Kağan onun için şöyle diyecekti: "Nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim. Bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."

Hayat ne tuhaf. İki insanın arasına sığan uçurumun derinliği şaşkına çeviriyor beni. ‘Anlaşılmamanın bu türlüsü yalnızlıkla uyutur insanı her gece.’

Eşinin işi nedeniyle bir ara Libya’ya taşınmak zorunda kaldılar. Fakat baskıcı bu ülke onu boğdu. Bu yüzden kısa süre sonra Türkiye’ye döndüler. O süre zarfında psikolojisi giderek kötüleşti. Doktorlar okuma-yazmaya ara vermesini istediler. Bir de ilaçlarını aksatmamasını. Fakat o yazmaya devam etti.

“Çok yalnızım, mutsuzum
Göründüğüm gibi değilim aslında
Karanlıklarda kaybolmuşum
Bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandir
Aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
Kimse duymuyor çığlıklarımı
Duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
Bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
Ümidimi yitirmişim
Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
Veda edeceğim.”


Belki eşi, yazdığı bu dizelerden haberdar olsaydı, Nilgün’ün iç dünyasında olan bitenin farkına varır, onu anlamaya çalışır, elini uzatırdı.

"Anlamın ötelendiği an'larda
kendini bulmaya çalışan ben kaç kere
bir intiharın ellerinden tutmaya çalışacaktı..
hantal akşamların saadet öyküleri nasıl da
yabancısı olduğumuz şeylerdi."


dedi ve 13 Ekim 1987′de, 29 yaşındaki Nilgün evinin balkonundan boşluğa bıraktı kendini. Ondan geriye ise sadece şu notu kalmıştı:

"Kuşlara iyi bakın." 

Yaşayacağı ve göreceği çok fazla bir şey kalmadığını en güzel şekilde yine kendi sözleriyle ifade etti:

"Ey iki adımlık yer küre,
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben."


Ölümünden Sonra

“Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan şöyle söz ettim: Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor.”

diyecekti Cemal Süreya onun intiharından sonra.

Ece Ayhan, “Nilgün Marmara gibi güzel hem de çok güzel garip ve ilginç bir şairin yampiri ve yamuk dünyada bir bakıma kısacık bir ömrü oldu. Hani büyük kanatları yüzünden uçamayan albatros deniz kuşu gibi!” diye yazdı Marmara hakkında. Ve onun cenazesinde, Nilgün’ün annesinin yanına gidip Nilgün’ün okul numarasını sordu. Annesinin söylediği sayı, Nilgün’ün mezar numarası ile aynıydı: 128. Sonra ona ithafen Meçhul Öğrenci Anıtı’nı yazdı:

   “...Aldırma 128!
   intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
   her çocuğun kalbinde
   kendinden büyük bir çocuk vardır
   bütün sınıf sana çocuk bayramlarında
   zarfsız kuşlar gönderecek.”


Ece Temelkuran ise şöyle anlattı onu:

“Kendisini tanımayanlardandır Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan yok kabul edenlerden görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükûnetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi hep çocukluk yaşayanlardandı.”

Yazılmış, çizilmiş bir ideolojinin yolunda ilerlemeyen, kendi manifestosunu kendisi yazan ve birilerini buna inandırma gibi bir derdi olmayan imgelerle dolu bir kadındı Nilgün Marmara. Yaşadığını yazdı, yazdığını yaşadı.

Onun seçimini, hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini, "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi olarak özetlemek yanlış olmasa gerek.

“Üzgün adım, ileri marş!”

Haziran 12, 2015

Bilinç Akışı

Sıcak havanın ağırlığından kurtulup uyuyamadığın için duşa giriyorsun. Kafandan aşağı şeritler halinde akan su hafifletiyor, serinlemeye nazaran. Sanki tonla yükün üzerinden kalkmasına yardımcı oluyor, tozdan ve külden kurtarırken bir yandan. Temiz çarşaflara kafanı koyuyorsun temiz vücudunla birlikte. Odanın sıcaklığı tam da istediğin ölçüde. Gecenin sessizliğinde bir bardak suyu içerken, serin serin boğazından geçişini hissediyorsun.
Ezan okunuyor. Müezzinin bugün de işinin gereğini sorunsuzca yerine getirdiği anlaşılan, biraz da yastık izinden hallice yüz ifadesini duyumsuyorsun. Şehrin bir tarafı uykuya dalarken diğerleri uyanıyor bu çağrıyla. Sen hangi taraftasın, meçhul.

Geçmişin ve geleceğin ellerinde ufal(an)dığı, önemli olanın tam da “şu an” olduğu bilinci, bir perde hareketi gibi çakıyor zihninde. Yeni bir şeyi keşfetmiş gibi gözlerini kısıyorsun. Gün aksın, gün dönsün. Sabah, öğle, akşam ve gece. Sanki bir nefes alma refleksinden ibaretmiş gibi geliyor yaşamak denilen şey. Nadiren de olsa, daha önce duyulmamış bir çiçeğin kokusunu duymak gibi heyecan verici, taze ve ferah hissettirmese, devam eder miydin bu alışverişe, bu teneffüse?

Bilmiyorsun. “Bir sincap gibi”,  yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yaşamalı diyorsun, ama tırnaklarını boyamaya, kırıklarını aldırmaya devam ediyorsun.

Nisan 03, 2015

4 yaşındayım.
Hava soğuk.
Babam sobayı yakmaya çalışıyor.
Üzerimdeki montu çıkarmadan halının üzerinde bağdaş kurup ayakkabılarımın bağcıklarıyla oynadığımı hatırlıyorum. Sonra annem geliyor, adeta kalp masajı yapar gibi önce ellerini ısıtmak için birbirine sürtüyor, sonra bana doğru eğilip sırtımı sıvazlıyor. O an halıya bakarak -muhtemelen- radyoda duyduğum bir şarkıyı mırıldanmaya başlıyorum:

 "Seni versinler ellere, beni vursunlar,
 Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar.“


Hayata dair hatırladığım ilk an, ilk hatıra, ilk yaşam belirtisi bu. Kişisel tarihimin kendi ağzımdan aktarabileceğim ilk anektodu.
Söylediğim ilk şarkı Kayahan’ın dillere pelesenk olan o şarkısıydı. Bu ve daha birçok şarkısı benim için farklı anlamlar taşıdığından Kayahan’ı severek dinledim hayatım boyunca. Vefat ettiği haberini okuyunca bir anda 4 yaşımdaki âna döndüm, o anı buruk bir gülümsemeyle tekrar hatırladım.

Ruhu şâd olsun.

Mart 05, 2015

Rüya / Ütopya

Rüyalarımda bile gerçeklik var. Düş gücüm sıfırın altında. Rüyalarımda bile uçamıyorum, koşarken takılıp düşüyorum. Bu sabah uçurumdan atladım, öldüm. Kendi cesedime bir süre yukarıdan baktım öylece. Cansız, hareketsiz bedenim nasıl da rahat ve huzurlu görünüyordu. Hep merak etmişimdir kendime dışarıdan bakabilmeyi. Bir ben ve beni izleyen bir ben daha. Gerçekleştirmek istediğim ütopik bir düşünce bu, klonlamak kendimi. Dünyanın bir yerinde bir klonum olduğunu bilseydim dağları tepeleri aşıp ona giderdim, kendimle tanışır, kendimle kaynaşır, kendimle yaşardım.

Böyle söyleyince cümlelerim ne kadar kibirli ve kendisiyle böbürlenen biri gibi duruyor. Ah.. Oysa nedeni kendimi çok sevdiğimden değil. O kadar çaresizim, insanlara karşı o kadar inançsız, güvensizim ki, başıma kötü bir şey gelecekse o da kendi elimden gelsin diye klonumdan medet umuyorum. Çünkü insan kendi canını kendi yakınca o kadar acı hissetmez, acısını yadsır ama seni bir başkası itip düşürdüğünde çok canın yanar.
Çok canım yandı benim. Hala yanıyor.

Şubat 17, 2015

Erkek

Sanırım 5 - 6 yaşlarındaydım, teyzemlere gitmek için bindiğimiz otobüste en arkada annemin yanında oturuyordum. Sonra orta yaşlı bir adamın gelip yanımdaki boş koltuğa oturduğunu hatırlıyorum. Üstümde annemin adımı da üzerine işlediği pembe kazak, altımda dayımın bana yeni aldığı kot eteğim ve beyaz külotlu çorabım. O orta yaşlı adamın bacaklarımı okşadığını hatırlıyorum. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımı, ne olduğunu tam anlamadığım için ona gülümsediğimi. Akabinde annemin durumu fark etmesiyle adama bağırışını, adamın da otobüsten kaçarcasına inişini.

İlkokul 1'e giderken her zaman alışveriş yaptığımız bakkaldan tek başıma sigara almaya gittiğim günü hatırlıyorum amcama. Adını şimdi anımsamadığım o şerefsiz bakkalın beni tezgah arkasına çekmek için merdivene çıkıp sigarayı benim almamı istemesi üzerine tezgahın arkasına geçiyorum. Merdivene iki adım tırmanıp üst üste dizdiği sigaralara yetişmeye çalışırken bana yardım etmek bahanesiyle arkama geçiyor, dokunuyor, taciz ediyor. Merdivenden inip koşarak kaçıyorum korkuyla. Üstelik aynı yaştayım onun çocuğuyla.

9 yaşındayım. Benimle aynı mahallede oturan çocukluk arkadaşımla evin arkasında hep oyun oynadığımız arsada saklambaç oynuyoruz. Sonra ağabeyi geliyor. 5 - 6 yaş büyük bizden. O da oyuna katılıyor. Ebe gözlerini yumuyor, heyecanla apartmana saklanıyorum. Ağabeyi yanıma geliyor, önce ayakta duruyor. Sonra bir anda apartmanın kapısını kapatıp üzerime çullanıyor, ses çıkarmayayım diye ağzımı kapatmaya çalışıyor. O sırada ışık yanıyor, yukarıdan biri sesleniyor "kim var orada?" Sesi duyunca kaçıyor, bense hıçkırarak ağlamaya başlıyorum. Sonra annem durumu öğreniyor, dışarı çıkmam yasaklanıyor.

16 yaşındayım. Lisenin ilk yılında Ramazan ayında okuldan çıkıp evime gidiyorum. Sokaklar iftar saati nedeniyle sessiz ve ıssız. İki erkek takılıyor peşime, ikisi de benim yaşlarımda. Gülüşüyorlar, laf atıyorlar. Adımlarımı sıklaştırıyorum. İçlerinden biri önüme geçip yolumu kesiyor, bağıramıyorum, korkudan kalakalıyorum. Saçımdan tutuyor, diğeri de çantamdan tutup ara sokağa çekmeye çalışıyor beni. Kolumu çantamdan kurtararak tüm gücümle koşmaya başlıyorum nefesim kesilene dek, ağzım kuruyana kadar. Hala peşimde olup olmadıklarına bakamıyorum bile korkudan. Sadece koşuyorum. Kulaklarım uğulduyor koşarken. Evin önündeki yokuşa geldiğim an arkamı dönüyorum, kimse yok. Peşimi bıraktıklarını anladığımda bacaklarım tutmuyor, evin bahçesine yığılıyorum. İki gün okula gidemiyorum.

19 yaşındayım. Ağva'da kalıyorum. O gece babam iş dolayısıyla İstanbul'da, annemse aşağıda uyuyor. Odam ikinci katta, geceyarısı kitap okuyorum. Ağva'da babamın yanında çalışan, tanıdığım, sohbet ettiğim, daha önceleri evimize misafir ettiğimiz, yemek yediğimiz adam, o gece babamın evde olmadığını biliyor. Ve o gece benim odamın olduğu balkona çıkmaya çalışırken yakalanıyor yan komşumuz tarafından. Neyse ki zarar vermeye fırsatı olmuyor. Jandarma geliyor, ifade veriyorum. O günden sonra büyük bir paranoya yaşıyorum.

22 yaşındayım, metrobüsten inip köprüye yürüyorum. Köprüden çıktığım sırada oradaki durak görevlisi "güvenlik" bana sesleniyor elinde bir kağıtla. Bunu düşürdünüz galiba diyor, kağıdı alıyorum, üzerinde bir erkek ismi ve numara yazıyor. Adamın suratına bakıp yere atıyorum kağıdı. Kolumdan tutup "Niye atıyosun al belki lazım olur" diyor gülerek, bağırmaya başlıyorum, sözlü tacize devam ediyor.

Ertesi yıl, evime 100 metre kala kapkaça uğruyorum, yerde sürükleniyorum. Ama oradaki "güvenlik" bana yardımcı olmuyor, bir boka yaramıyor orada dikilmekten başka.

Bunların dışında sayısız arabayla takip edenler, yol kesenler, metrobüste, tramwayda, metroda tacize yeltenenler...

Hayatım boyunca erkekler tarafından böyle zararlara maruz kaldığim için insanlığa olan inancımı yitirdim.

Bunlar öyle iğrenç varlıklar ki, bir kadının yaşadığı tecavüzü/tacizi okurken bile tahrik olurlar, sadece kadına değil, kediye, köpeğe, hatta mümkün olsa bitkiye de zarar verirler. Girecek delik bulmak için tepinen, insanlıktan çıkan böyle beş para etmez adamları bir deliğe tıkmak ve kapağını kapatmak istiyorum.

Beni Özgecan Aslan'ın başına gelenleri okurken "şaşıramayacak" duruma getiren erkeklere lanet olsun.

Ocak 15, 2015

İnsan/ız

Hayatım boyunca kürkü, deriyi, bunları giyenleri, fildişinden tesbih yapıp tanrıyı zikredenleri, "kaz tüyü yastıklarda indirim var koşun" diyenleri, hobisi avcılık olan zengin piçlerini  sevmedim, sevemeyeceğim.

Hayatında bir defa bile dünyayı merak etmeyenleri, göğü, ayı, yıldızları seyretmeyen adamları, bu yaşamın, kainatın nasıl'ından ziyade neden'ini sormayan insanları çözemedim, çözemeyeceğim.

Kendinden çok yan komşusunun, arkadaşının, televizyonda gördüğü "ünlü" olması dışında bir meziyeti olmayan, bir boka yaramayan, yeteneksiz, niteliksiz insanların ne yiyip içtiğini, kiminle yattığını, neye para harcadığını, rujunun markasını merak eden kadınlardan, adamlardan hazzetmedim, hazzetmeyeceğim.

Hiçbir zaman mücevherleri, değerli taşları, altını, gümüşü, tek taş pırlantayı da sevmedim, sevemeyeceğim. Belki de evliliğe olan inançsızlığım tek taş pırlantayı gözümde değersiz bıraktı. Çünkü evlilik arzu ettiğim, hayal ettiğim bir şey olmadı. Ya da gelinliği, düğünü, nişanı, kınası. Sevgiye inanıyorum ama her duygunun alçalıp yükselen bir değer dalgası, bir son kullanma tarihi de olduğunu biliyorum. Bu yüzden hiçbir erkeği gerçekten sevemedim bugüne kadar diyorum. Bu yüzden insan en çok kendini sever diyorum. Ki ben kendimi bile güç bela seviyorum. Kendini de sevmiyorsa insan eğer, başka birini ya da bir şeyi idareten sevecektir, seviyordur, "duygularını ölçüleyen, sevgilerini sevmeyen, uykularını uyuyan, iştahlarını yiyen, sevişme isteklerini boşaltan" o insanların sahip olduğu idareten bir kalbi taşıyordur. Mutlak sevgiyle bir tek annemi sevdim bugüne dek. Sonsuz bir minnet duygusuyla kan bağının karışımı bir sevgi, can pahası dedikleri tek sevgi çeşidi. Sonra kardeş, sonra baba sevgisi. Çok bencilce ama günün birinde belki anne olmak istersem eğer, o zaman evliliği düşünebileceğim sanıyorum. Bu, acıklı bir durum.

Maddeye ruhtan daha çok önem veren insanları da anlamıyorum. Üstü açık arabalar, yerden ısıtmalı odalar, "moda", "trend" kelimelerine hapsolmuş gardıroplar... Olsa da olur, olmasa da olurlar. Zaruri ihtiyaçları karşılamak yetiyor bana. Dedem "Eşyanın da canı var" derdi. Onlara acımasız davranmamak, onlar ölene dek onlarla yaşamak gerek.

Statükocu, yargısız infaz yapan, empati fakiri, etiketçi insanlardan nefret ediyorum. Bu insanlar yüzünden dengem bozuluyor, kafam karışıyor. Bazen diyorum, yüksek lisanstan sonra doktora yapayım, yurtdışına çıkayım, şu kadar dil öğreneyim, bu kadar puan alayım, şu sınava da gireyim... Sonra denizi seyrederken, gökyüzüne bakarken birden hepsi bomboş şeyler, gereksiz eylemlermiş gibi geliyor, ismimin önüne gelecek unvanlar için kendimi paralamaktan başka bir anlam ifade etmiyormuş gibi hissettiriyor. Pek çok şeyi duyumsamak yoruyor. Ama bir yandan da doyuruyor.

Tek isteğim müzik yapmak, onunla hayatımı kazanmak aslında. Diğer eylemler sadece başkalarının bana nasıl hitap edeceğini ayarlamak için var.