...

Ağustos 13, 2013

Uğultu

Sıcağı sevmiyorum. Yazları soğuk iklimlerin olduğu yerlere gitmek istiyorum. Mevsimler değişmesin istiyorum. Ayak uyduramıyorum.

Bazen kime ne hissettiğimi bilemiyorum. Tüm duyguların isimleri karışıyor. Sahi, bu adları insan hislerine kim koymuş? Hem neden hüzün duygusu kötü bir duygu olarak dışlanıyormuş?
Hüznü sevin.

"Bazen bir şeyler söylemem gerekiyor
o zaman biraz gülümseyip
evet ya da hayır diyorum
her şey geçiyor
ve
hiçbir şey geçmiyor."

Dışarıda biri goool! diye bağırıyor.
Bir köpek havlıyor.

"Yukarı kattan biri, bir şarkının sözlerini haykırıyor.
Her yönden radyo ve televizyon konuşmaları.
Tvdeki cılız silah sesleri, kahkahalar, bombalar, sirenler.
Birileri sürekli olarak havaya kendi ruh halini sprey sıkar gibi püskürtüyor."

Bir gol daha.

"Sallanmakta olan bir gevezelik kulesinde yaşıyoruz."

Temmuz 06, 2013

Call Center

Sabah 10, uyanma vakti. Yarım saat içinde yüzünü yıka, çayını iç, bir şeyler atıştır, giyin ve çık.

Sokaktayım, yürüyorum. Arabadan kollarını sarkıtan insanlar, işlerine yetişmeye çalışan kravatlı adamlar, bir köpek sıcaktan gölgeye çekilmiş ve bir ihtiyar elinde fırından yeni çıkmış ekmeği, kahvaltıya yetiştirmeye çalışıyor. Sokağın sol tarafından yavaş yavaş yürüyorum. 10:37'de metrobüse biniyorum. Saat 10:47'de ofisteyim. Her zamanki gibi yine erken varıyorum. Mesaim 11:00'de başlıyor. Bu benim ilk iş deneyimim. Çağrı merkezinde müşteri hizmetlerinde çalışıyorum.

...

Çalışıyordum. Tam iki ay boyunca haftada altı günü bu şekilde geçirdikten sonra geçen hafta işten ayrıldım. Aslına bakılırsa ilk zamanlar eğlenceli sayılabilecek bir işti, insanlarla telefonda iletişim sağlamak ve anlattıkları sorunlarıyla alakalı bir çözüm bulmak heyecan vericiydi. Hatta bazen kişisel sorunlarından da bahsediyorlar, bazıları ödedikleri telefon faturasından hareketle aşk hayatından dem vuruyor, çoğu agresif bir ses tonuyla memleket meselelerinden konu açıyor, şikayetlerini dile getiriyor, kimisi de geçim derdinden ağlaşıyordu. Bense beylik laflar edecek konumda olmadığımdan bir şekilde konudan sapmamaya, konuşmanın en başına dönmeye çabalıyordum.

Sonraları bu iş monoton, tekdüze ve çekilmez bir hal aldı. Çünkü sürekli insanlara aynı şeyleri anlatmak, aynı cümleleri kurmak zorunda olmak, tuhaf bir kakofoniye dönüştü. Yolda yürürken dahi, o ezberlediğim cümleler geçiyordu kafamdan sürekli. Asıl önemli konu, prim dedikleri olaydı. Prim kazanmak için faturalı cep telefonu hattı satmak gerekiyordu. Eline bir kağıt tutuşturarak, "Burada yazılanları müşteriye oku ve ikna etmeye çalış." dediler ilk gün bana. Baktım kağıda, büyük puntolarla "Avea'dan muhteşem kampanya!" diyordu. "Ayda 100 dakika her yöne konuşma 12 ay boyunca sadece 9 tl!"

Yalan.

Başta bilmiyordum bu kampanyanın bir kandırmaca olduğunu. Tabi birkaç tane sattım bu yüzden. Meğer 9 tl dedikleri faturalı hat iki ay sonra vergilerle birlikte 200-300 tl'ye katlanıyormuş. Bir de üstüne hat taahhütlü olduğundan bir yıl boyunca o parayı ödemeye mahkum ediliyormuş hat sahibi. Yani milleti kazıklıyorlardı resmen. Bunu öğrenince bir daha satmadım tabi. Ama eğer satmazsan patronun para kazanamayacağını, dolayısıyla hat satamayanların işten çıkarılacağına dair bir bilgi verilmemişti en başta. Orada çalışan çoğu üniversite öğrencisine prim diyerek bu dandik kampanyayı insanlara satmalarını teşvik ediyorlardı. İşin kötüsü, bile bile insanları aldatan tam 15 kişi çalışıyordu orada ve hepsi de yedikleri haltın farkındaydı. Şaşırdım. Belki de paraya çok ihtiyacı olanlar vardı aralarında, çalışarak okul taksidini ödeyen ya da kirasını denkleştirmeye çalışan bir iki kişiyi tanımıştım. Yine de birilerinin emekli maaşını, bir diğerinin mutfak masrafından arttırdığı parayı kötü bir kandırmacayla maaş olarak kazanmak, insanın içine sindirebileceği türden bir şey olmamalı.

Hepsi bir yana çağrı merkezinin sahibi olacak patron, 1.50 boylarında, aşırı makyajlı, ilk gördüğümde yirmilerinde sandığım ama yaşının 35 olduğunu öğrendiğimde şaşırdığım bir kadındı. İşletme bölümündeyken bu işte çalışmaya başlamış ve bunda iyi para olduğunu görerek okulu bırakıp çalışma hayatına atılmıştı. Tiz ve cılız sesiyle etrafa kibirli bakışlar atan ve emir kipiyle cümle kuran, nadiren gülümseyen, gülümsediğinde de yüzü seğiriyormuş gibi bir hâl alan tuhaf bir kadın. Defalarca telefondaki konuşmasını dinledim, öyle tatlı bir ses tonu takınıyor, öyle gerçekçi yalan söylüyordu ki onu hiç tanımasam ve sadece sesini duymuş olsam, hemen o anda melek gibi bir kadın figürü belirirdi zihnimde. Gelgelelim, durum hiç de öyle değildi. Genellikle benim gibi çalışanlar arasından sessiz ve mülayim olanların üzerine gidiyor, bir nevi ego tatmini yapıyor, bundan da zevk alır gibi bir surat ifadesine bürünüyordu. Üstüne üstlük tüm öğrencileri sigortasız çalıştırıyor, işten çıkmak istedikleri takdirde iki hafta boyunca çalışmak zorunda bırakıyor, buna itiraz ettiklerinde de sözleşmede öyle yazdığını, eğer çalışmazlarsa maaşlarının verilmeyeceğiyle tehdit ediyordu. Dişini geçirdiği insanlara boyun eğdirmeyi de başarıyordu. Bir arkadaşım maaşını alabilmek için iki hafta boyunca her gün lanet ederek işe gelip gitti. Ben bu saçmalığa ancak iki ay dayandım.

İlk iş deneyimim tamamen bir fiyaskoydu. Ama en azından bu tür işlerin nasıl yürüdüğünü anladım, insanların başkalarını ne derece kandırmaya hevesli ve o başkalarının da kandırılmaya ne kadar müsait olduğunu gördüm.

Mayıs 17, 2013


Dişlerini fırçaladıktan sonra bir bardak suyu içerkenki o ferahlama hissi. Hiçbir insan o suyu içtiğimde hissettiğim ferahlama ve rahatlamayı hissettirmiyor bana.

Herkes ne yapılması gerektiğine odaklı yaşıyor, etrafa gereklilik kipiyle dolu cümleler savuruyor. Ama ben rüzgarlı havada üşümek hoşuma gidiyor diyorum anneme, olur mu öyle şey bak herkes hırka giyiyor diyor. Herkes diyor, gerisini dinlemiyorum. Hani demiş ya yazar "Çocukken başkalarını takip ettiğinizde “herkes köprüden atlasa sen de mi atlayacaksın?” diye saldırılara maruz kalırken, büyüdüğünüzde “herkes köprüden atlıyor. Sen neden atlamıyorsun?” denilmeye başlar." diye.

İşte bu dönekliği bütün ebeveynler yapıyor.

Nisan 10, 2013

24 Saat

Hayattan çalıyorum.

Sabah uyanıyorum mesela, metrobüse biniyorum. Kulağımda kulaklık, müzik dinliyorum. Herkes uykulu, herkeste bir yere yetişme telaşı. 3 - 4 dakika aralıklarla, “Bir sonraki durak” diye çınlıyor otobüsün içi. Tam böyle dışarıyı seyrederken, okula doğru yol alırken, en son ne zaman bir kediyi sevdim diye düşünüyorum, ne zaman çimlere uzandım en son? Ne zaman kendimi sınırlandırmaya başladım insanların tuhaf bakışlarına maruz kalmayayım diye, ne zaman girdi otokontrolüm devreye? Kendime kızıyorum, lanet ediyorum. Hemen o an bir sonraki durakta iniyorum. Beşiktaş'a gitmeye karar veriyorum. Yoldan bi tane de simit alıyorum. 9'da ders varmış kimin umrunda, ben yaşamak istiyorum o sırada. Kabataş iskelesinin orda boş bir bank bulup oturuyorum. Boğazı seyrediyorum. Oh be diyorum dünya ‘var'mış hakikaten. Radyoda da sevdiğim şarkı çalıyor. Telefonuma bakıyorum, sevdiğim herkese günaydın mesajı atıyorum. Martıları izliyorum, elimdeki simiti onlarla paylaşıyorum. Mutlu oluyorum. Bu kadar kolay işte mutlu olmak. Vakit ya da nakit ayarlamaya gerek yok diyorum.

Kafamı yukarı kaldırıp güneşe bakıyorum kısık gözlerle. Gökyüzünü görmeyeli ne kadar oldu?

Bir süre boğazı seyrettikten sonra Eminönü'ne kadar yürümeye karar veriyorum. Dolmabahçe'yi geçiyorum, orta yaşlı iki kadın sabah sporunda dedikodu yapıyorlar, yanlarından geçerken kulak misafiri oluyorum. Tophane'yi geziyorum, sonra Karaköy'ü. Galata köprüsünde yürüyorum, arabaların geçişleri köprüyü sarsıyor, o an hafif bir ürperme geliyor. Balık tutanları izliyorum gelişigüzel. Kulaklıklar hala kulağımda, radyoda çalan şarkının ritmine göre yürümeye başlıyorum. “Bosphorus tur boğaz tur!” diye bağıran adamı seyrediyorum bir süre. Nitekim adamla gözgöze geliyoruz, hemen beni boğaz turuna ikna etmeye çalışıyor, ben de adamı boğaz turu istemediğime ikna ediyorum. Neyse ki ben kazanıyorum. Hemen ordaki merdivenlere oturuyorum. Etrafı izliyorum. Telefona bakıyorum, üç mesaj gelmiş. İkisi o'ndan, bi tanesi de Efsun'dan. Efsun bizim kuzen, 2 yaşından beri tanışıyoruz, belli bir hukukumuz, sonsuz sevgimiz var. Yanında en rahat saçmalayabildiğim insandır, nadidedir, bitanedir. Neyse. Ona “Eminönü'ne gelsene su çok güzel” tarzında bir mesaj atıyorum, o da “Ya bu saatte ne işin var orda, hem dersin yok muydu senin ?” diyor, kem küm edip ona iyi uykular dileyerek yürümeye devam ediyorum.

Bir süre daha oturduktan sonra kalkıp anneannemi ziyarete gidiyorum, onun sevdiği susamlı poğaçalardan da alıyorum. Kapıyı 9/8lik tıklatıyorum, böylece anneannem benim geldiğimi anlıyor. Kapıyı açınca elimdeki nevaleyi gösteriyorum, gözleri parlıyor. Bi bakıyorum zaten çayı demlemiş bile. Bol bol sohbet ederek kahvaltı ediyoruz. Sonra Esra Erol'la Evlen Benimle'yi izliyoruz. Çok değil, izlemeye başladıktan 5 dakika sonra hayat sevincim de ölmeye başlıyor. “Ya anane” diyorum, “bunları izlerken sıkılmıyor musun, evlenmeye diye gelen insanlar yıllardır bu programda kısmet bekliyor, kadrolu mu atanıyor bunlar?” O da “e yavrum zaman geçiyo izleyince, napayım tek başıma” diyor. “Deden varken izlemezdim, sevmezdi o böyle şeyleri, hayvanları açar izlerdi” diyor, gülümsüyorum, ananemin koynuna giriyorum hemen. Dizine yatıyorum. O şarkı söylüyor yine, alaturka havalardan seçiyor bir tane. Eski radyo sanatçısıymış zaten ananem, belki on kere aynı hikayeyi dinledim ondan: Sesi çok güzel olduğu için onu radyodan istiyorlar, o da tam yeni bir Hamiyet Yüceses olacakken dedemle tanışınca ateş bacayı sarıyor, ses sanatçısı olmak yerine evinin kadını çocuklarının anası oluyor. İyi ki de oluyor. Böylece annemi doğuruyor.

Gün doyu dizinde uyudum ananemin. Her günüm böyle geçse ya dedim içimden. O gün orada kaldım, çocuklar gibi eğlendik ananemle.

Sonuç olarak devamsızlıktan kaldım girmediğim o dersten.

Ama pişman mıyım, asla.

Nisan 08, 2013

Save Point

Sorumluluklardan feragat etmek ne güzel. Gideceğin yeri, yapacağın işi beklemeye almak ne güzel. İpin ucunu kaçırmak ve bunu hiç umursamamak ne güzel. Gereklilik kiplerinin üst üste birikmesi ne güzel.

İşin kötü yanıysa, sürekli bir sonraki güne ertelediğin, üst üste biriktirdiğin o bulaşıkları yine senin yıkamak zorunda olduğun gerçeği.

Sevdiğin tüm şeylerin birer lüks, sevmediğin şeylerin de bir zorunluluk olarak addedilmesinden nefret ediyorum.

Hayatta kaçınılmaz dönüm noktaları olur ya, hayati bir karar vermenin, doğru şıkkı işaretlemenin mühim rol oynadığı o kilit noktaları. Çünkü düğümün son boğumunda verdiğin karar, geleceğini şekillendirir. Ne olduğunun kim olduğunun adını koyacak güce sahiptir o kararlar. Sonra üzerinde çok düşündükten sonra kendince en mantıklısı olduğu sonucuna vardığın kararı verirsin. Oysa hep ilk aklına gelen şık doğru şıktır, öyle ya bir şey üzerinde iyice düşündüğünde çoğunlukla fikir değiştirir insan.

İşte tam da o nokta üzerinde duruyorum ben. 

Henüz bir karar verememenin stresi üstümde, düşünüyorum. Yaşım itibariyle artık bazı şeyleri tek başına üstlenmek gerektiğini bildiğimden böyle bir dönemeci en az sıyrıkla atlatabilmenin imkanını arıyorum. Sırf sevdiğim işle uğraşmak ve istediğim şeyleri yapabilmek özgürlüğüne sahip olmak için para kazanmalı, istediğim renklerle dünyaya bakmalıyım.

Çünkü insan, çerçeveyle sınırlandırılmış dar bir alanda kendini yetiştiremiyor.

Mart 08, 2013

Bağ\ım/lı


Bir insanı neden sevdiğinizi sorgulayın.
Sonra kendinize verdiğiniz cevapları bir düşünün.

Ben sorguladığımda verdiğim cevaplara bakıyorum: "Beni mutlu ediyor, beni güldürüyor, beni dinliyor, beni anlıyor, ben, ben, ben..." şeklinde uzayan bir silsileyle karşılaşıyorum. Cevaplara bakılırsa bu düpedüz 'ben'cillik değil midir?

Ama sevdiğim insanın kendine has özellikleri, düşünceleri, davranışları da onu sevmemin nedeni. O halde bu bencillik olmamalı diye düşünüyorum. Sonra Nietzsche diyor ki "İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."

Ama eğer birine karşı bağlılık duymaya başlarsa insan, o zaman bencillik yerini bağımlılığa bırakmıyor mu? Bu da çok daha karmaşık bir duruma yol açmıyor mu? Rutine dönüşen eylemlere aşina olup, kendinden bir parçayı onunla doldurduğu için o parça olmadan eksiklik hissetmiyor, 'o'nsuz yaşayamamaya başlamıyor mu?

Sorun şu ki bağlı ya da bağımlı olmaktan kaçamıyorsun.

Bunu bildiğin halde yine de sevmeye devam ediyorsun. Bir kere yakalanınca bırakmıyor yakanı o duygu, öylesine davetkâr bir his ki bu, sen uzaklaştıkça daha çok çekiyor, aklın bulanıyor. Flu görüyorsun. İşin ilginciyse, bunun farkında olman. Yani bile bile lades diyorsun.

Bu yüzden sevmenin yenik düşmek olduğuna inanıyorum. Ona böylesine güçlü şeyler hissettiğim için kendime kızıyorum. Birini sevmek, savaşı kaybetmek demek.

Ama ilk kez kaybettiğim için seviniyorum.

Şubat 16, 2013

Sınırlı Sonsuzluk

Su içerken biraz döküldü boğazımdan aşağı doğru. Önce önemsemedim fakat sonrasında kendi açtığı yolda ilerlemeye devam etti su. Buna saçmasapan anlamlar yüklemek istemedim önce, ama eğer ben şişeyi o halde tutmaya devam etseydim , su akmaya devam edecekti. Bu da sınırlı bi zamanda sonsuzu tanımladı bir an için. Yani 0 ve 1 arasında sonsuz sayıda rakam vardır, ama sıfır sıfırdır, bir de birdir. Sınırlı bi sonsuzluk işte.

Kafa karışıklığı, biraz da Bat For Lashes. Kafamızı yaslasak soğuk bi yastığa... Bu güzel hissettirir. Bazen yanımda yatan insanın yanından kaçıp salonda yatmamın tek nedeni de budur. 

Sıcak çünkü. Sıcağı sevmiyorum ben.

Şubat 08, 2013

Bilinçaltı


Her eylemin altında cinsel bir haz yatıyor. Konuşurken söylediklerime değil, dudaklarıma kilitlenen bir adamın konuştuklarıma hak verir gibi kafa sallaması onu dışarıdan beni dinliyormuş gibi gösteriyor, oysa o dudaklarımı da içine dahil ettiği bir fantezinin verdiği hazza kafa sallıyor. İnsanların bilinçaltı, sert bir porno, türlü fanteziler, sado mazo zevkler, bastırılmış duygular ve yaşanmamışlıklarla dolu. Her an kendimizi ve başkalarını aldatıyoruz, ruhsal, zihinsel ve fiziksel olarak. Kötü olan, bunun farkında olmak ve yapmaya devam etmek. Bu, yürüdüğün yolun yanlış yol olduğunu anlayıp yine de sokaktaki insanlardan çekindiğin için hemen geldiğin yoldan gerisin geriye dönememek gibi.

Düşüncelerle var olmak, ete kemiğe bürünmeden 'ben' olabilmek çok mu zor?

Ocak 11, 2013

Meta/Fizik


Söylediğim onca kelam, aklımda şimşek gibi çakan düşünceler, inanılmaz bulduğum tespitler, hepsi de belki yıllar, belki yüzyıllar önce zaten birileri tarafından söylenmişti. Tek yaptığımız başkalarının kullandığı kelimelerin, cümlelerin üzerinden geçmek. Yaşadığımız hayatlar da ikinci el, daha önce tekrar tekrar başkalarının yaşadığı bayat acıları, mutlulukları yaşıyoruz. Her şey tanıdık, eski, orijinal değil. Bu yüzden kendini özel sanan insanlardan hoşlanmıyorum.

Dünyada özel olan hiçbir şey yok, büyülü şeyler yok, sadece fizik var.

Ocak 04, 2013

Metrobüs


İnsanlar çoğunlukla söyleyemediklerini başkalarından duydukları zaman sinirlenirler, söyleyemediklerini yazan, çizen birileri varsa onları alıp okurlar, izlerler, takip ederler, sonra da eleştirirler. Bu eleştirinin nedeni karşısındakiyle aynı düşüncede olmadığı için değil, kendilerini kandırdıklarını o adam onlara fark ettirdiği içindir. Yani "Gereksiz eleştiri gizli hayranlıktır." sözü çok da mantıksız değil.

Bu yüzden eleştirilmekten korkanlar, toplum içinde yapmak istediklerine, söylemek istediklerine gem vurup farklı rollere bürünüyorlar. Bu yüzden hayatın çatlaklarının arasına içimizde taşıdığımız yerler tıkışıyor.