...

Eylül 13, 2015

Lisa Fischer

2013'te çekilen ve en iyi belgesel dalında Oscar kazanan  20 Feet from Stardom sayesinde tanıdığım harika bir şahsiyeti sizinle tanıştırmaya geldim. Adı Lisa Fischer. 



Fischer, 1 Aralık 1958'de Brooklyn'de doğdu, annesi ev hanımı, babası güvenlik görevlisi ve depo işçisiydi. Sesinde Mariah Carey, Toni Braxton ve Tina Turner saklı bu güzel kadın, müzik hayatına vokalist olarak başladı. Müzik kariyeri boyunca Chaka Khan, Beyonce, Dionne Warwick, Dolly Parton, Bobby McFerrin, Alicia Keys, Lou Reed, Louie Vega, Aretha Franklin, Tina Turner ve daha birçok isme vokalistlik yaptı. Fakat vokalist olmanın ötesinde yetenekleri vardı, güçlü sesini bir enstrüman gibi kullanması ve kendine özgü yorumuyla diğerlerinden sıyrılan, çekici bir kadındı Lisa. Bu yetenekleri sayesinde 1991'de Elektra Records'la anlaşma imzaladı.

20 Feet from Stardom belgeselinde bu konuyla ilgili “Plak anlaşmasının peşinde değildim. Sadece öyle bir anda ortaya çıktı. Yani çok şanslıydım.” demiştir. Plak anlaşmasından sonra 1991 yılında çıkardığı “So Intense” albümüyle de başarıyı yakaladı.


How Can I Ease the Pain single'ı R&B listelerinde bir numara oldu: Tık 
Ayrıca bu şarkı ona en iyi R&B Kadın Vokal Performansı dalında da Grammy kazandırdı.
Fakat Lisa'nın müziğe dair kariyer egosu yoktu hiç. O, şarkı söylemek için doğmuştu, şan, şöhret peşinde değildi: “Bu endüstri kendini sergileyenler, oyun oynamaya istekli olanlar içindir. Bazıları öyle değildir.” demişti.

O sıralarda The Rolling Stones, yeni çıkacakları turneye Lisa'nın da dahil olması için ona teklif götürdüler. Bu konuda Lisa şöyle diyor:

“O gece Mick'in nasıl söylediğini duyup belli bir şekilde tepki verdim. Sanki salonda ikimiz vardık. Garip bi şekilde rahatlatıcıydı.” 

Solo kariyer peşinde olmadığı için teklifi kabul ederek The Rolling Stones'la turneye çıkar ve bu kararı, Mick Jagger‘la o günden bugüne dek uzanan bir dostluğun başlamasını sağlar.
































Tamam dostluk demeyelim, çünkü işler biraz karışık.

Belgeselde Chris Botti, “Lisa inanılmaz derecede çok yönlü. O kadar yetenekli olduğunuzda seçenek kaygısı yaşıyorsunuz. Ne yapsam acaba, yani R&B'de mi kalsam gibi. Sonra telefon çalıyor, arayan Mick Jagger, "Stones'a katıl.” diyor. Bunu reddetmek çok zor bir şey.“ der bu konu için. Haksız da sayılmaz.

Böylece Lisa Fischer bir numaralı back-up singer olarak kariyerine devam eder. 1989'dan itibaren 25 yıl boyunca The Rolling Stones'un ekibinin vazgeçilmez ismi olur. Konserlerde Mick Jagger'la birlikte sahnedeki erotik tavırları ve vokal yeteneklerini sergilediği parçalar, dinleyicilerin çok hoşuna gider.







Bunlardan en ünlüsü "Gimme Shelter” performansıdır: Tık
Turneden döndükten sonra Lisa ikinci plak üzerinde çalışmaya başlar ama -belki de yeteri kadar istemediği için- çalışmalar bir türlü bitmek bitmez.

Belgeselde bununla ilgili şöyle cevap vermiş:

“Birisinin arkasında söylediğinizde durum farklı, bilirsiniz. Çünkü onları mutlu etmeye, istediklerini vermeye o kadar odaklanıyorsunuz ki. Ama sonra kendiniz orada olduğunuzda ne istediğinizi ve neyin sizi mutlu edeceğini bulmak zorunda kalıyorsunuz. …İkinci bir plak üstünde çalışıyordum ve bilmiyorum uzun sürmüştü, fazla uzundu. Tüm bu insanlar benimle ne yapacaklarını bilmiyor. Ben de benimle ne yapacağımı bilmiyorum. Bu asla anlayamadığım şeylerden biri.” 

Mick Jagger’ın teklifini kabul etmeyerek solo kariyer yolunda adım atsaydı muhtemelen bugün çok daha fazla insan tarafından tanınacak, sevilecek, dinlenecekti. Araştırdıklarımdan çıkardığım kadarıyla Lisa Fischer’da özel bir şeyler var. Kendini müzik yapma tutkusu dışındaki her şeyden arındıran, şarkı söylemek meşguliyetinin her saniyesinden zevk alan, alkışa ihtiyaç duymayan, kendini müzikle doyuran kadınlardan.

“Küçük bir tüysünüz, biri sizi üflüyor, süzülüyorsunuz. Ve düşmüyorsunuz, başınızı vurmuyorsunuz. Hafifçe iniyorsunuz. İşte ben şarkı söylerken böyle hissediyorum.” diyen büyülü bir kadın o.

Sakin ve gözlerden uzak yaşamına devam eden Lisa, 2009'da Tina Turner'ın  50. yıl dönümü için çıktığı turneye katılır. O sıralarda 51 yaşındadır.



Konserde “It’s Only Rock'n Roll (But I Like It)” parçasında Tina onu sahneye çağırır ve Lisa şarkıyı muhteşem solo performansıyla bitirerek hayran bırakır: Tık

Aynı yıl eylül ayında ise Sting'in albümünde vokalist olarak şarkı söyler ve konserlerine eşlik eder. Sting onu şöyle anlatıyor: Tık

Daha sonra 2011'de Jazz trompetçi Chris Botti'yle Newport Jazz Festivali'nde ortaya çıkar. Ve ertesi yıllarda da festivale katılmayı sürdürür.

Yine 2013′te Nine Inch Nails'in Tension turunda vokalistlik yapmıştır.

Yaptığı müziğin yanısıra onun düşünceleri ve bakış açısını da kendime yakın bulduğumdan mı bu kadar hayran kaldım bilmiyorum. Mesela hiç evlilik yapmaması ve çocuk sahibi olmamasıyla ilgili şu sözlerine bakın:

“Bir ilişkiye başlarsınız ve bir enerji ortaya çıkar. Mesela evli bir çiftin odaya girdiğini gördüğünüz anda olduğu gibi. Ayrı ayrı görseniz bile onları bir arada tutan şeyi hissedersiniz. Bende o hiç olmadı. Bu yüzden hep herkese aitmişim gibi geldi. Yani kalbimin bir kısmı, kişiliğimin bir kısmı hep herkese aitti.”

Benim de onu tanımamı sağlayan 20 Feet from Stardom belgeseli sayesinde artık hem sosyal medyada hem de çeşitli etkinliklerde daha çok görülmeye başlaması beni sevindirse de onu canlı dinleyebilmenin şimdilik hayal olduğu gerçeği üzüyor. Yine de geç de olsa tanımış olmak bir teselli.
Hak ettiği yerin çok uzağında olsa da, kendine ait dünyasında müziğiyle var olmaya, ilham vermeye, üretmeye devam ediyor. Çünkü onun dünyaya gelme nedeni bu:

“Ben sadece sokaklarda endişelenmeden yürümek istiyorum. Yani gözlükler takıp saklanmadan başım dik olarak. Bazıları ünlü olmak için her şeyi yapar, bazıları da sadece şarkı söyler. Özel bir yerde insanlarla olmanın dışındaki şeyler önemli değildir. Bana göre benim de asli görevim sadece şarkı söylemek.”


O, Lisa Fischer.
Takdire şayan, nadide bir mücevher.


Ağustos 10, 2015

Nilgün Marmara

Doğumu 13 Şubat 1958, ölümü 13 Ekim 1987.
Şair, yazar, kadın, bu dünyaya kendini ait hissedemeyen bir yalnız.


image
Balkan göçmeni bir ailenin iki kız çocuğundan biri. Annesi Perihan, babası Fikri ve ablası Aylin'le Moda'da büyük kütüphanesi olan bir evde büyüdü. Kadıköy Maarif Koleji'ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okumaya başladı. Nilgün Marmara, arkadaşlarının anlattığı üzere fakültenin merdivenlerine tek başına oturur, sınıfın en arka sıralarında derslere girerdi. Ayrıca öğrenim hayatında akademik başarıyı yakalayan bir öğrenciydi. “İyi” bir ailede yetişmesine, ailesinin onu İngilizce eğitim veren bir okula, “iyi” bir gelecek hazırlamak için göndermesine rağmen, arkadaşı Seyhan Erözçelik’in söylemiyle o, bu “proje”ye inanmadı ve kendi yolunu seçti. Kendi yolunu seçtiği zaman ise çocukluğunu çoktan kaybetmiş, çok gürültülü bir dünyada, kan ve gözyaşı içinde kendisine yer bulmaya, kendisini o dünyaya yerleştirmeye çalıştı, fakat bunu başaramadı.

“Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.”

Belki de kendi yolunu seçmektense inanmadığı “proje”ye devam etseydi yaşıyor olacaktı.
Ailesiyle arasındaki ilişki hakkında pek malumat yok fakat yazdığı şiirlerde özellikle babasıyla olan ilişkisindeki gedikleri kapalı şiir biçimiyle bile okuyana hissettiriyordu. Öyle ki, yazdığı tek dize, okuyanı birkaç parçaya bölecek denli geniş anlamlıydı.

“Bak bu yara annemden, işte bu babamdan, buradaki ilkokul öğretmenimden, haaa şu en derin olan mı onu ben açtım bilmeden. En çok da o acıtıyor canımı, en çok o kanıyor.” 

Kendi içine kapanıp oluşturduğu anlam dünyasını yine kendi içinde yeniden anlamlandırmaya, sunmaya çalıştı. Fakat bu da yeterli gelmedi ona.

“Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. “
“Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.”

Üniversite döneminden tüm yaşamına ve de ölümüne kalan en önemli şey, kuşkusuz üniversite bitirme tezini de onun üzerine hazırladığı bir Alman şair olan Sylvia Plath olacaktı. Plath’ın yaşamı, düşünceleri, özellikle bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı onu etkiledi.

1977’de, 19 yaşındayken şiir yazmaya başladı, fakat yazdığı dizeleri kimseye göstermedi. Daha sonra Seyhan Erözçelik, Nilgün'ün herkesten sakındığı şiirlerini ve yazılarını alıp Şiir Atı'nda yayımlattı.
Ece Ayhan, İlhan Berk ve Cemal Süreya ile olan arkadaşlığı 12 Eylül darbesinden sonra içe çekilme dönemini birlikte atlatabilmelerini sağladı. Nilgün Marmara’yı edebiyat ve şiir çevresine İlhan Berk tanıtmıştı. Ona hep “Büyük Nilgün” diye yazardı kartlarında ya da mektuplarında. Sık sık Kızıltoprak'taki evlerinde Edip Cansever, Tomris Uyar, Cezmi Ersöz gibi edebiyatçılarla bir araya gelir, pazar günleri ise "but partisi" yaparlardı -fırında tavuk budu yapmalarından dolayı-


image
Cemal Süreya, İlhan Berk, Ece Ayhan, Tomris Uyar, Nilgün Marmara’nın evinde.


image
Nilgün, Ece Ayhan, Haydar Ergülen.

Cemal Süreya onu Scott Fitzgerald'ın eşi Zelda'ya benzetince de "Çılgın Zelda" diye anılmaya başladı. Süreya'nın tertemiz evinin yerlerine "Bu ev niye bu kadar temiz?" diyerek yediği çekirdeğin kabuklarını atar, başka bir gün de yazar Mehmet Günsür'ün kızıyla lunapark dönüşünde pembe gözlükler takıp evcilik oynardı. Çocukluğuna duyduğu özlemini hiçbir zaman yitirmediği için hissettiği sızıyı şiirinde de sezdiriyordu:

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte.”

Bir kadın olarak çoğalmayı reddetti. Çocukken annelerinin kendilerine verdiği sütü balkon deliğinden kedilere birlikte döktüğü ablası Aylin, bir gün çocuklarına bağırırken, Nilgün "İşte bu yüzden anne olmuyorum, kendi çocuğumu incitirim diye." demişti. Anne olmak istememesinin nedeni "Mutsuzluk ordusuna yeni bir nefer katmamak için"di.

“Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
Hepiniz mezarısınız kendinizin.”



image
1982'de Endüstri Mühendisi Kağan Önal'la tanıştı ve iki yıl sonra evlendiler. Nilgün Marmara, belli ki eşi tarafından yeterince anlaşılmıyordu. Çünkü intiharından sonra eşi Kağan onun için şöyle diyecekti: "Nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim. Bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."

Hayat ne tuhaf. İki insanın arasına sığan uçurumun derinliği şaşkına çeviriyor beni. ‘Anlaşılmamanın bu türlüsü yalnızlıkla uyutur insanı her gece.’

Eşinin işi nedeniyle bir ara Libya’ya taşınmak zorunda kaldılar. Fakat baskıcı bu ülke onu boğdu. Bu yüzden kısa süre sonra Türkiye’ye döndüler. O süre zarfında psikolojisi giderek kötüleşti. Doktorlar okuma-yazmaya ara vermesini istediler. Bir de ilaçlarını aksatmamasını. Fakat o yazmaya devam etti.

“Çok yalnızım, mutsuzum
Göründüğüm gibi değilim aslında
Karanlıklarda kaybolmuşum
Bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandir
Aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
Kimse duymuyor çığlıklarımı
Duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
Bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
Ümidimi yitirmişim
Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
Veda edeceğim.”


Belki eşi, yazdığı bu dizelerden haberdar olsaydı, Nilgün’ün iç dünyasında olan bitenin farkına varır, onu anlamaya çalışır, elini uzatırdı.

"Anlamın ötelendiği an'larda
kendini bulmaya çalışan ben kaç kere
bir intiharın ellerinden tutmaya çalışacaktı..
hantal akşamların saadet öyküleri nasıl da
yabancısı olduğumuz şeylerdi."


dedi ve 13 Ekim 1987′de, 29 yaşındaki Nilgün evinin balkonundan boşluğa bıraktı kendini. Ondan geriye ise sadece şu notu kalmıştı:

"Kuşlara iyi bakın." 

Yaşayacağı ve göreceği çok fazla bir şey kalmadığını en güzel şekilde yine kendi sözleriyle ifade etti:

"Ey iki adımlık yer küre,
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben."


Ölümünden Sonra

“Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan şöyle söz ettim: Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor.”

diyecekti Cemal Süreya onun intiharından sonra.

Ece Ayhan, “Nilgün Marmara gibi güzel hem de çok güzel garip ve ilginç bir şairin yampiri ve yamuk dünyada bir bakıma kısacık bir ömrü oldu. Hani büyük kanatları yüzünden uçamayan albatros deniz kuşu gibi!” diye yazdı Marmara hakkında. Ve onun cenazesinde, Nilgün’ün annesinin yanına gidip Nilgün’ün okul numarasını sordu. Annesinin söylediği sayı, Nilgün’ün mezar numarası ile aynıydı: 128. Sonra ona ithafen Meçhul Öğrenci Anıtı’nı yazdı:

   “...Aldırma 128!
   intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
   her çocuğun kalbinde
   kendinden büyük bir çocuk vardır
   bütün sınıf sana çocuk bayramlarında
   zarfsız kuşlar gönderecek.”


Ece Temelkuran ise şöyle anlattı onu:

“Kendisini tanımayanlardandır Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan yok kabul edenlerden görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükûnetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi hep çocukluk yaşayanlardandı.”

Yazılmış, çizilmiş bir ideolojinin yolunda ilerlemeyen, kendi manifestosunu kendisi yazan ve birilerini buna inandırma gibi bir derdi olmayan imgelerle dolu bir kadındı Nilgün Marmara. Yaşadığını yazdı, yazdığını yaşadı.

Onun seçimini, hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini, "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi olarak özetlemek yanlış olmasa gerek.

“Üzgün adım, ileri marş!”

Ocak 15, 2015

İnsan/ız

Hayatım boyunca kürkü, deriyi, bunları giyenleri, fildişinden tesbih yapıp tanrıyı zikredenleri, "kaz tüyü yastıklarda indirim var koşun" diyenleri, hobisi avcılık olan zengin piçlerini  sevmedim, sevemeyeceğim.

Hayatında bir defa bile dünyayı merak etmeyenleri, göğü, ayı, yıldızları seyretmeyen adamları, bu yaşamın, kainatın nasıl'ından ziyade neden'ini sormayan insanları çözemedim, çözemeyeceğim.

Kendinden çok yan komşusunun, arkadaşının, televizyonda gördüğü "ünlü" olması dışında bir meziyeti olmayan, bir boka yaramayan, yeteneksiz, niteliksiz insanların ne yiyip içtiğini, kiminle yattığını, neye para harcadığını, rujunun markasını merak eden kadınlardan, adamlardan hazzetmedim, hazzetmeyeceğim.

Hiçbir zaman mücevherleri, değerli taşları, altını, gümüşü, tek taş pırlantayı da sevmedim, sevemeyeceğim. Sevgiye inanıyorum ama her duygunun alçalıp yükselen bir değer dalgası olduğunu biliyorum. Bu yüzden hiçbir erkeği gerçekten sevemedim bugüne kadar diyorum. Bu yüzden insan en çok kendini sever diyorum. Ki ben kendimi bile güç bela seviyorum. Kendini de sevmiyorsa insan eğer, başka birini ya da bir şeyi idareten sevecektir, seviyordur, "duygularını ölçüleyen, sevgilerini sevmeyen, uykularını uyuyan, iştahlarını yiyen, sevişme isteklerini boşaltan" o insanların sahip olduğu idareten bir kalbi taşıyordur. Mutlak sevgiyle bir tek annemi sevdim bugüne dek. Sonsuz bir minnet duygusuyla kan bağının karışımı bir sevgi. Çok bencilce ama günün birinde belki anne olmak istersem eğer, o zaman evliliği düşünebileceğim sanıyorum. Bu, acıklı bir durum.

Maddeye ruhtan daha çok önem veren insanları da anlamıyorum. Üstü açık arabalar, yerden ısıtmalı odalar, "moda", "trend" kelimelerine hapsolmuş gardıroplar... Olsa da olur, olmasa da olurlar. Zaruri ihtiyaçları karşılamak yetiyor bana. Dedem "Eşyanın da canı var" derdi

Statükocu, yargısız infaz yapan, etiketçi insanlardan nefret ediyorum. Bu insanlar yüzünden dengem bozuluyor, kafam karışıyor. Bazen diyorum, yüksek lisanstan sonra doktora yapayım, yurtdışına çıkayım, şu kadar dil öğreneyim, bu kadar puan alayım, şu sınava da gireyim... Sonra denizi seyrederken, gökyüzüne bakarken birden hepsi bomboş şeyler, gereksiz eylemlermiş gibi geliyor, ismimin önüne gelecek unvanlar için kendimi paralamaktan başka bir anlam ifade etmiyormuş gibi hissettiriyor. Pek çok şeyi duyumsamak yoruyor. Ama bir yandan da doyuruyor.

Tek isteğim müzik yapmak, onunla hayatımı kazanmak aslında. Diğer eylemler sadece başkalarının bana nasıl hitap edeceğini ayarlamak için var.

Aralık 27, 2014

Beden - Ruh

Beden nesnedir. Göğüsler, cinsel organlar ve bunların güzelliği, diriliği bedeni özne yapmaya yetmiyor benim için. 
 
Beden bir araçtır. Beden ıslak bir hacim.

Dolgun göğüslerin bir kadına avantaj olduğunu da düşünmüyorum. Çoğu zaman dezavantajdır bu. Nereden baktığına bağlı. Hatta dolgun göğüslere dikkat kesilen bir erkek, kadının zekasını, yeteneklerini görmezden gelir -ya da aşağılar- bir noktada. Bir erkeğin de büyük bir penise sahip olması onun, farklı konularda kendini geliştirmeye gerek duymayacak ölçüde bir özgüveninin oluşmasına neden olabiliyor. İçi boş bir özgüven bu. Avantaj addedilen şeylerin ikircikli bir yönü var kısacası.

Ama beden ayrıca bir afrodizyaktır da. Fakat yine bedenin, istekleri gerçekleştirmek uğruna kullanılan bir nesne olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Beden, ruhun eylemine konuk olur. Ruh, öznedir. Üstelik özne olması yapısına da aykırıdır. Ruh, doldurulabilir bir boşluktur ve yaşayışına, yediğine/içtiğine, okuduğuna, izlediğine göre dolar bu boşluk. Hayatının gidişatı, hangisini doldurduğuna bağlı olarak gelişir. Beden de doldurulabilir. Ama ben ruhu bedenden üstün tutarım ve ona hizmet ederim. Zamanla o da bana hizmet eder.

Zor olan, bu ikisini de doyurabilmek. Aynı anda.

Bu, pek az görüldüğü için insanlar güzel ve aptal, zeki ve çirkin kalıplarını yarattılar. Dünyada en çok zeki ve çirkin insanlar, güzel ve aptal kadınlar var.

Böyle soruları bilimsel bir temele oturtmaya çalışarak durumu çok ciddi bir konuymuşcasına değerlemek bana pek bir manasız geliyor. Bergson’un Platon’un beden ve ruha ilişkin ne dediklerini biliyor olmak, bana sadece farklı bir kapı açar ama cevabı vermez. Cevaplar her zaman kişiseldir.

Başkalarının tefsirlerine göre yaşamayı sevmiyorum. Yeni bir anlam yaratmak/ yaratmaya çalışmak daha verimli oluyor.

Tabi bu mümkünse.

Ekim 16, 2014

Taş

İnsan sevmiyorum.

Tüm bu egosantrik zırvalıklar başımı ağrıtıyor artık. İşin kötüsü duyarsızlaşamıyorum da. Yüzümdeki ifadeyi kilitleyip günboyu onunla dolaşamıyorum. Çevremde ve dünyada olan bitenlere karşı iki jest bir mimik, facebookta bi atarlı cümle, twitterda üç beş hashtagle cevap veremiyorum. Bununla yetinemiyorum. Bununla rahatlayamıyorum. Bununla vicdanımı dindiremiyorum.

İşte bu hengamede sevmek/sevilmek için takla atan insanları anlayamıyorum. Bunun için zaman harcamalarına, kendilerini hırpalamalarına, kendilerini beğendirme çabalarına kızıyorum. Ki sevmek dediğim sevişmek, hatta bir deliğe girmekten ibaret çoğu için. Bu deliğe girebilmek adına kitaplar okumak, filmler izlemek, müzik dinlemek, bir şiir ezberlemek, entelektüel olmak ve tüm bunları o deliğe girmekte bir merdiven olarak kullanmak. Önce bir adım, sonra iki adım, "Kürk mantolu madonna mı, tabi ki başucu kitabım", üç, "Bence de ödül Dicaprio'nun hakkıydı.", dört, "Pink Floyd'a tapıyorum ya " beş, "İskandinav sineması favorim", altı...

Bingo!

"Yürümek" tabiri buradan çıkmış olsa gerek.

Bu yavşak düzene kızıyorum. Karşımdakine insan olmasından mütevellit insanca davranmanın, iyi niyetin ve kibarlığın, aptallık/saflık olarak addedilmesine kızıyorum. İşine gelmeyince de seni hemen bir genellemeye dahil eden insanlara hayıflanıyorum.

Omuzlarımda bir yorgunluk hissettiriyor bunlar bana.

"Ah kimselerin vakti yok
 Durup ince şeyleri anlamaya."

Boşluklar, boşluklar, boşluklar...

İçimizdeki boşluklar bizi böyle yapıyor. O boşlukları bir erkekle/kadınla doldurmaya çalışıyoruz. Seksle, futbolla, bilgisayar oyunlarıyla, müzikle, alkolle doldurmaya çalışıyoruz. Yanlış yapboz parçasını tablodaki boşluğa sığdırmaya çalışmaktan vazgeçip, boşlukları olduğu gibi bırakıp onlarla yaşamayı becerebilsek, bir adamı/kadını gerçekten sevmeyi, bir kitabı sadece kapağına bakarak değil, içindeki anlama eğilerek almayı da öğrenebiliriz belki.

Ama işte diyorum ya sanki tek derdimiz buymuş gibi.

İnsan ilişkileri, ayakkabının içine taş doldurmak. Kendini ağırlaştırmak ve yürümeyi zorlaştırmak.

Haziran 03, 2014

Karşı balkonda yaşlı bir teyze var, bildiğin balkonda yaşıyor. Sabah kalkıyor, akşama kadar orada radyo dinliyor, şarkı mırıldanıyor, gazete okuyor, çiçeklerini suluyor. O beş metrekarelik alanda kendine bir dünya yaratmış, oynuyor. Geçen gün onunla sohbet ettim. Pek güler yüzlü, tatlı dilliydi.

Şey dedi: Eskiden kötülük daha iyiydi.

Ocak 15, 2014

Ofis Hayatı

23 eylül 2013.

4 aylık kocaman bir tekdüzeliğe girdiğim tarih. Ve yeni bir işe başladığım tarih.
Ocak ayı itibariyle o işten istifa ettim. Şu an çok daha iyiyim.

Dünya Ticaret Merkezi'nde, ünlü bir şirketin genel müdürlüğünde asistanlık yapmaya başlamıştım. Öğrenciyken yapılacak güzel işlerden biri gibi duruyordu başta. Kolay, basit bir iş gibi. Santral görevlisiydim, tek yapmam gereken telefonlara bakmak, patronun takvimini kontrol etmek, toplantıları saatinde haber vermek, ofise giren çıkanı takip etmekti. Ofis hayatı kolay geliyordu dışarıdan bakınca. Masabaşı iş diyordum, fiziksel bir zorluğu yok, kendime ait bir odam, önümde bilgisayarım vardı. Başlarda derslerim olduğu için 5 saat çalışıyordum ama sonra tam zamanlı çalışmaya karar verince mesaim on saate çıktı, maaşım da arttı. Günümüz şartlarına göre iyi para veriyorlardı.

Şirketin idari işler sorumlusu olan Ebru hanım, benim üstüm, yani benden sorumlu olandı. Zaten ona yardım etmem için işe alınmıştım. Bu işe ben başvurmamıştım, CV'mi inceleyip onlar çağırmıştı beni. Şartlar güzeldi, hemen kabul ettim. İstediğim zaman izin alabilecek, çok fazla sorumluluk yüklenmeyecek, kimseye hesap vermeyecektim.

Birinci ay, herkes güleryüzlü, samimi ve uyumluydu, hepsi "Biz bir aile şirketiyiz." imajı çiziyordu. Kendimi şanslı hissediyordum, rahat bir koltuğum vardı, sağ tarafımda espresso ve türk kahvesi makineleri, sol tarafımda boydan boya bir manzara, bir plazanın en üst katında, dekorasyonu için binlerce dolar harcanmış koca bir ofiste hiç karışanım olmadan işe gelip gidiyordum. Sabah 8 akşam 6 oradaydım, cumartesileri çalışmıyorduk. Başlarda herkes gülümsüyor, samimiymiş gibi davranıyordu.

İkinci ay, devamlılık zorunluluğum olmadığı için derslere pek girmiyordum, bu yüzden beş saat değil, artık on saat çalışıyordum. İlk maaşımı aldığım zaman bu paranın bana bir aydan fazla gideceğini düşünüp biriktirim diyordum. Biriktirdiğim bu parayla da kendime evde küçük çaplı bir stüdyo kuracaktım, zaten işe de bu yüzden başlamıştım. Paranın şeker gibi eridiğini işte o ay anladım. Değil bir ay, 15 gün sonra tüm maaşımı bitirmiştim bile. Ofisteyse artık insanların adlarını ezberlemiş, kimin hangi departmanda çalıştığını öğrenmiştim. Birçoğuyla sohbet edip tanıma şansını da yakalamıştım. Her sabah birbirimize günaydın diyorduk, hal hatır soruyorduk, birbirimizle şakalaşıyorduk. İlk önce İsmail Bey'i tanımıştım, otuzlarında iki kız çocuğu babası, sakin mizaçlı İsmail Bey'i.

Listedeki adının karşısında idari işler uzmanı yazıyordu. Ama gerçekte bütün ayak işlerini yapan, her departmana koşturan bir adamdı İsmail Bey. "Yazıcı bozuldu koş İsmail", "Kalorifer yanmıyor gel İsmail", "Kargoları taşı İsmail", "Bana Starbucks'tan bir kahve kap İsmail." Adamcağız mülayim ve iyi kalpli olduğu için herkese peki diyordu, her işi yapıyordu. Bana hep "siz" diye hitap ediyor, bazen "sen" diye ağzından kaçırınca hemen düzeltiyordu.

O zamana dek henüz patronla tanışmamıştım, iş seyahatinden dönmemişti. Herkes adını duyunca ondan korkuyor, gelmemesi için dua ediyordu. Ebru hanım bana önceden spoiler vermişti patronla ilgili. Sert, mükemmelliyetçi, bir günü diğerine uymayan, hiçkimseyle samimiyet kurmayan bir adam olduğunu söylemişti.

Birkaç hafta sonra geldi patron. 50'li yaşlarda, saçları kırlaşmış ama gayet sağlıklı ve formunda bir adam. Konuşurken hızlı konuştuğu için karşıdaki anlamasa bile peki efendim diyordu korkudan, öyle sert bir yüzü vardı. Beni gördüğünde sadece şöyle dedi: "Sen yeni işe başlayan kızsın değil mi, adın neydi?"

Adımı söyledim. Ama o günden sonra bir kez bile adımı telaffuz etmedi. Ama bana yaşça küçük olduğumdan olsa gerek, iyi davranıyor, hiçbir zaman sert bir ifade takınmıyor, hatta babacan bir tavırla konuşuyordu.

Herkes yemeğe gittiğinde ben kalıyordum ofiste, onlar yemekten döndüğünde de benim molam başlıyordu. Ayşe Hanım vardı bir de, temizlik görevlisi. Çay, kahve servisi yapıyor, boşları topluyor, yerleri siliyor, tozları alıyordu. İlk tanıştığımda karşılıklı yaşımızı sormuştuk birbirimize, o "tahmin et bakalım" deyince 30-35 arası diyerek pot kırmıştım. Çünkü o 25 yaşında iki çocuk annesi bir kadındı, bense 24 yaşında bir üniversite öğrencisi. Utanmıştım sanki bilerek yapmışım gibi.

Gelelim Ebru Hanım'a. 40lı yaşlarda, 1.55 boylarında, kıvırcık sarı saçlı, zayıf ve buğday tenli bir kadındı. Mesai saatlerinde takip ettiği dizilerin izleyemediği bölümlerini izler, trendyol, morhipo gibi sitelerde dolaşıp sürekli internetten bir şeyler sipariş eder, Hürriyet'in "instagramda ünlüler" başlıklı haberine tıklayıp saatlerce fotoğraflara bakardı. Bunları hiçbir zaman silmediği internet geçmişinden görüyordum. Bu yüzyılda hala internet explorer kullanan ender insanlardan biriydi, benim sayemde Chrome'a geçti, ama bana bir "teşekkür ederim" bile demedi. Neyse. Kendisiyle sorunları olan egoist bir kadın olduğunu işte bu ayda öğrendim. Bir ara modadan bahsederken "Biliyosun ofiste tek şık giyinen kadın benim." demişti, kendini ilk ele verdiği andı bu. Patronun ofiste olduğu günler makyaj yapar ve dizinin tam ortasına denk gelen kumaş eteğini giyer, patronun olmadığı günler kot pantolonu ve üzerine giydiği tshirt'ü, yüzündeki yastık iziyle tamamlardı. Trajikomik bir kadındı ama bunun farkında değildi. Başlarda bana güleryüzle, yumuşak bir ses tonuyla günaydın derdi, sonraları bu tavrını çoğunlukla beş karış suratla sanki onun ceketini tutmaya çalışan bir garson ya da arabasının kapısını açan bir valeymişim gibi sergilediği davranışlar aldı. Şaşırmaya başlamıştım. İş görüşmesine geldiğimde tanıştığım o tatlı dilli, güleryüzlü kadın nereye gitmişti?

Bir süre sonra İnsan Kaynakları Departmanı'ndan Sedef Hanım çıkageldi, bana bir sürü angarya iş verdi, hepsine peki dedim. Saatlerce kartvizit topladım, bayi bilgilerini bir nakış gibi işledim tabloya haftalarca. Daha sonra ona verilen işleri bana vermeye başladı, ben bitirip ona teslim ediyordum, o da kendisi yapmış gibi gösteriyordu. Sedef Hanım da Ebru gibi minyon, kumral ve kısa saçlı, fiziksel olarak 20lerinde, biyolojik olarak 35inde, zihinsel olarak henüz 18inde olduğunu düşündüğüm bir kadındı. İlk başta stajyer sandığım  o kadın, koca şirketin crm müdürüydü, Murat Dalkılıç şarkıları mırıldanır, Çin'den saçma sapan kıyafetler satın alır, onu arayan müşterilere hep "şu an toplantıdayım daha sonra görüşelim" der, telefonda annesine saatlerce görümcesini şikayet ederdi. Patrondan ödü patlar, her sunum sonrası yanakları kıpkırmızı bir şekilde toplantı salonundan çıkardı, belli ki patron kalaylıyordu onu hep. Hatta bir keresinde benim yanımda azarlamıştı Sedef'i, koca kadın halının desenini inceleyen çocuklar gibi kafası öne eğik durmuştu öylece. Ciddi bir şeylerden, ne bileyim ülke gündeminden falan bahsetsem oflayıp puflar, bu ülkeyi biz mi kurtaracağız minvalinde şeyler söylerdi. Geyik yapmayı sever, ofisteki dedikodu kazanını çevirme görevini büyük bir zevkle üstlenirdi. Gelgelelim ofisteki herkes için Sedef Hanım, saftorikti. Birkaç kez onun arkasından bu şekilde bahsettiklerini duymuştum.

İstifa edene kadar sürekli bir kara bulut gibi tepemde dolaşan, beni markaja alan, sinsi bir tilkiyi andıran Ahmet var sırada. Şirketin mali işlerini yönetiyor, bayilerle irtibatı sağlıyordu. Evli ve çocuklu bir adamdı. Tanıştığımız ilk günden beri sürekli benim odamın önünden geçerken bir selam verir ve sohbet etmeye çalışırdı. Sürekli sorular sorar, üzerime gereksiz bir ilgiyle eğilirdi. Başlarda rahatsız olmamıştım, aramızdaki yaş farkının verdiği bir ciddiyetle konuşuyordum onunla. Ertesi gün benden ona yardım etmem için rica edince odasına gitmiştim. Dolabındaki dosyaları düzeltmek gibi küçük işleri yaptığım o gün, onun bakışlarından ve konuşmalarından da rahatsız olmuştum. Sürekli iltifat ediyor, sinir bozucu bir gülümseme takınıyordu. Birkaç gün sonra tekrar birkaç gereksiz iş için yardımımı istedi, başta bahane bulmaya çalıştım ama pek işe yaramadı. Yine o garip sorular ve rahatsız edici gülümseme. Bir süre sonra bana buradaki restoranların yemeklerinin kötü olduğunu bahane ederek "Akşam birlikte dışarda yemek yiyelim mi?" diye sordu, kibar dille reddettim. Ama Ahmet peşimi bırakmaya niyetli değildi, avını gözüne kestiren leopar misali çevremde tur atıp dönüyordu sanki. Birkaç defa daha bir yerlere davet etti, yine reddettim. Gözlerimin renginden bahsetti bir diğer gün, planı tutmayınca "Sizde bir göçmenlik var mı?" diye girdi sohbete, buradan yine bana iltifat ederek yürüdü bir iki adım. Ama formülü yine tutmadı. Ağzının iyi laf yapmasıyla bir yere gelemeyince kültürel, siyasi konular üzerinden sohbet açarak yürümeye devam etti. En son "Aklı başında bir kızsın, aferin." dedi, bu kanıya varmasına sebep, onun oltasına gelmediğim için miydi, bilmiyorum. Bir hafta sonra patron hiçbir sebep göstermeden ofisteki herkesin odalarını değiştirdi. Böylece ben, Sedef ve Dilek hanımla en köşedeki odaya yerleştim. Bir yandan Ahmet'ten kurtulduğuma seviniyor, diğer yandan Sedef'le aynı odada olacağım için üzülüyordum. Dilek hanıma gelince... Onu en sona saklıyorum.

Böylece ikinci ayı doldurmuş, üçüncü aya girmiştik. Eski odamı özlüyordum, çünkü yeni odamı iki kişiyle paylaşıyor, pek rahat edemiyordum. Ama yapacak bir şey yoktu. Ebru hanım da giderek daha çekilmez bir hal almaya başlamıştı. Aylardan kasımdı.

Patronun baş yalakası Merih Bey, ofis listesinde iş geliştirme müdürü olarak yer alıyordu. İşletme bölümü mezunu, İngiltere'de master yapmış Merih Bey. İki dil bilen, patronun kapı komşusu Merih Bey. Tek bacağını altına alıp bağdaş kurarak oturan, "kadın kısmı aslında çalışmamalı." diye cümle kuran Merih Bey. Kendisini ofisin amiri gibi görüyor, herkese hesap soruyordu. Dilek hanımı çok fazla fotokopi çekip kağıtları boşa harcadığı için ikaz ettiğini dahi duymuştum, koca şirket bu yüzden batabilirdi tabi, haklıydı Merih Bey.

Bazı insanlar her ne kadar hayat tarafından yontulsalar da özünde odun olarak kalmaya mahkumdurlar, işte bunlardan biriydi Odun bey, pardon Merih bey. Dilek hanım, bu adam yüzünden istifa edip ayrılacağı gün, herkesle vedalaşmak için geldiğinde, Merih Bey ona "istifa gerekçesi olarak annenizin hastalığını söylersiniz sorarlarsa. Çünkü biliyorsunuz, sık sık işten çıkarmalar olduğu için ofistekiler tedirgin oluyor. Onların huzurunu bozmayalım." dedi. Kadıncağız lanet ederek onun yüzünden ayrıldığını söylemedi, "Annemin rahatsızlığı" dedi, "mecburen" dedi, "her şey kısmet" dedi, gitti.

Ayda bir yönetim kurulu toplantı yapardı, patronun ağabeyi ve kardeşini de o zaman görürdüm. Tek işleri toplantıya katılıp türk kahvesi içmekti. Bir de patronun yiğeni vardı, bölge müdürü olan, geçerken selam dahi vermeyen, soğuk ve mimiksiz bir adam. Çalıştığım süre boyunca sadece bir defa "iyi bayramlar" demişti, tek konuşmamız bu oldu.

İnsanlarla iyi iletişim kuran, nasıl konuşması gerektiği bilen, kültürlü, kendi halinde, kimsenin işine karışmayan, kibar ve anlayışlı tek bir kişi vardı koca şirkette, Dilek hanım. Bir şeyler paylaşıp konuşabildiğim tek insandı çalıştığım süre boyunca. Babasını küçük yaşta kaybeden, üniversiteden mezun olduktan hemen sonra iş hayatına atılan, hayatının on yılını aynı şirkette çalışarak geçirdikten sonra her şeyi bırakıp Amerika'ya yerleşen bir kadın. Yıllarca bunun için çalışıp, plan yapıp Amerika'da hayatını düzene soktuktan sonra annesi aniden hastalanınca o da İstanbul'a geri dönmek zorunda kalır, hayatında isteyip gerçekleştirebildiği tek şey olan bu seyahat de, kısa sürede sonlanır. Daha sonra benim çalıştığım şirkette işe başlamış Dilek hanım. Yaklaşık 9 ay çalıştıktan sonra, benden üç hafta önce de istifa edip ayrıldı bahsettiğim gibi Merih yüzünden. Yüzündeki o naif ifade, daimi güleryüzle ve yumuşak bir ses tonuyla konuşması, bende daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu uyandırmıştı. Keşke ablam olsaydı. Daha önce böyle bir cümle kurmamıştım, ama ondaki samimiyet ve şefkatli tavır bana keşke dedirtmişti.

Hiç evlenmemiş, evliliğe pek inancı olmayan biri olduğu için ona sorular sorardım bu konuda. Nasihat vermeden arkadaş edasıyla anlatırdı. Gideceği gün, mesai bitiminde oturup bir şeyler içip vedalaştık. Bana "Başkaları için yaşama, zaman çabuk geçiyor, istediğin ve seni mutlu eden her neyse onu yap." dedi, zamanında kendi yapmak istediklerini, hayallerinden nasıl vazgeçmek zorunda bırakıldığını, şimdi maddi imkanı olsa da artık geç kaldığını, yüzündeki tebessümü bozmamaya gayret ederek anlattı:
 "Benim en güzel duygularım içimde kaldı."

Hala konuşuyoruz onunla, çalıştığım sürenin bana kazandırdığı tek insan Dilek abla oldu, o yüzden sırf bunun için minnettarım orada geçirdiğim zamana.