...

Aralık 19, 2012

İL-İŞ-Kİ

Uzaktan her şey, herkes ne güzel, ne iyi görünüyor. Ama yakınlaşınca o büyülü perde, o flu görüntü ortadan kalkınca, tablonun bütünündeki bozukluğu, çarpıklığı, kırışıklıkları fark ediyorsun. İşte o an hissettiğin duyguların toplamı çok boktan bir duygusal reaksiyona tekabül ediyor. Aynı duyguyu bir iki defa tecrübe edince de kendine bir frekans belirliyorsun, "Git git git, dur, biraz sağ yap. Tamam oldu, bu uzaklık gayet güzel, iyi böyle." diyorsun, hep o uzaklıktan sesleniyorsun insanlara.
"Kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum." demiş Tezer Özlü, ne güzel demiş. 

İnsanların tek eşli canlılar olduğunu düşünenler, kendini kandırmaya devam etsin. 
Ama gerçek şu ki, öyle bir dünya yok. 

Eğer bir erkek, bir kadına kul köle oluyor, bir dediğini iki etmiyor, kendinden feragat edip ona taşınıyorsa, bu çoğunlukla ondan daha güzelini bulamayacağı içindir. Kadın da bunun farkındadır elbet, o yüzden kartlarını iyi kullanır. Bunun tam tersi de aynı kapıya çıkar ama kadınların daha şeytani oldukları aşikâr.

Lotoyu tutturan bir adamın ilk iş olarak karısını boşamasında şaşılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çoğu ilişki mecburiyetten devam ediyor. Aynı okulda okuyan iki sevgili, birbirlerine alıştıkları ve sürekli aynı ortamı paylaşarak sorumluluklarını bölüştükleri için ilişkilerini, sevgileri tükenmiş olsa dahi sürdürebiliyorlar. Bir mağazanın seri sonu indirimi olduğunda herkes en iyi parçayı kapma peşinde ortalığı talan edip istediklerini az çok bulabilenler kasaya doğru koşarken diğerlerinin hala arayışta etraflarına bakındıkları bir tablo düşün, İşte ilişkilerin de bundan farkı yok. Herkes, en iyi parçayı kapmaya çalışıyor. Bu tür ilişkilere sürekli şahit olunca hadi aşka inan inanabilirsen. Hadi karşındaki adamın doğruluğuna güven. Mutlu bir ilişki, uzun ömürlü bir aşk ve sonsuz huzurla dolu hayallerinin içine dahil ol.

Kelaynak gibi soyu tükenen bir duygu artık aşk.

İstisnaları gözardı etmek ya da yadsımak değil benimkisi. Ben gözlemlediğim çevreden bahsediyorum. Hem güvenin birkaç defa sarsılınca böylesi bir mutluluk çok ütopik geliyor. Zira o insanların, yani her şeyi sağlıklı, mantıklı ve kurallarına göre oynayanların sağlıksız, mantıksız, kuralsız yanlarının en umulmadık zamanlarda mide ülseri, bağırsak spazmı, kalp krizi ya da alkolle yıkandıktan sonra gözyaşıyla kusuluşunu çok gördüm ben.

İnsanların birbirlerini kandırdığı gönül ilişkileri içine girmek zaman kaybı.
Üstelik yalnızlıkla iyice yoğrulan bir insan için o düzene alışmak, her şeyi 'iki kişi'lik düşünmek çok zor.

Aralık 09, 2012

Hayalfobi

Küçüklüğümden bu yana hiçbir zaman hayal gücü geniş biri olmadım. Ne hayal etmeyi severim ne de pek fazla rüya görürüm. Hayal etmeyi sevmememin önemli nedenleri var.

Hayal ettikçe gerçek dünyayı daha az sever oluyor, insanları hayal ettikçe gerçek insanlardan daha az hoşlanır oluyorum. Gördüğüm rüyaların da neredeyse hiçbirini hatırlamıyorum. Belki de bu sevmeyiş yüzünden pek rüya görmüyorum. Hayalperest insanlardan da hoşlanmıyorum.

"Ah şu rüyakolikler, ah şu gerçekfobikler!"

Hayal etmek bana zarar veriyor. Gözlerim kapalıyken, açık olduğundakinden daha fazlasını görüyorum. Hayalin gerçekle arasındaki dengeyi tutturamıyorum. İşte o anlarda  hep ümitvâr olmayan endişeli yüz ifademi takınıyorum. Sürekli bir dejavu yaşıyorum. Biraz mutluluk, sonra nötrleşen ruh hali, mutsuzluk ve tekrar. Hep aynı döngü.

Hiçbir şey, hayalini kurduğum dünya kadar 'gerçek' değil.


Kasım 22, 2012

Oyuncu


Kalabalık içindeki sen'le yalnızkenki sen arasındaki uçurum.

Her şey bu ikilemin ortasındaki ayrımda birikiyor. İç dünyanı dışarı vurduğunda yanında kaç kişinin kalacağı meçhul. Kim ne der diye düşündüğün sürece de yağmurda herkes şemsiyesini açtığı için sen de açacaksın o şemsiyeyi. Yağmurda ıslanmak aklına her geldiğinde kendine bir çimdik atacaksın. Sürünün kurallarına uymalısın.

İnsanlara empatiyle ilgili nutuk atıp hemen sonrasında yürüdüğün caddede sağından solundan akan insanların kusurlarına çevireceksin gözlerini. Yanından geçen bir çiftin birbirlerine hiç yakışmadığını düşüneceksin. Durakta bekleyen bir kadının çantasıyla ayakkabısının uyumsuzluğundan şikayetçi olacaksın. Sonra arkadaşına Afrika'da açlık çeken çocuklara ne kadar üzüldüğünü anlatacaksın. Girdiğin 3 sınav içinde en iyi puan aldığın sınavın notunu söyleyip "ya hiç ders çalışmadım, sadece bir iki saat göz attım." diyecek, sabaha kadar ders çalıştığın için uykusuzluktan dolayı oluşan gözaltı morluklarını makyajla kapatacaksın.

Ama yalnız değilsin.

Hepimiz mükemmel oyuncularız, farkına varacaksın.

Aslında işin kötüsü, gözlerimizin ardında kaldığımız için kendimizi göremiyoruz. Bu yüzden kendi hayatımıza seyirci olamıyoruz, oyuncu kalıyoruz. Dışarıdan kendine bakabilmeyi başarmak zor. Ve bırak başka insanları, kendini sevmeyi bile başarmak zor.

Bazılarına yaşamak yasaklansın. Yeni dünyada hümanist olunmuyor.

Kasım 21, 2012

Amor Fati


Başkalarının sözlerinin tefsirlerine göre yaşamamak gerek.
İnsanların yarattığı olguların, tek kelimeye indirgenen ideolojilerin içinde kapana kısılmamalı, "biz babadan böyle gördük" diyen ataerkil adamların kurduğu saltanatta sana ayrılan yere oturup gelişigüzel yaşamamalısın.

Kendi dünyanı kendin kurmalısın.

Çünkü hayatın tarafından gölgede bırakılmaya göz yumduğun zaman, suda eriyen şekerden farkın kalmıyor. İşte o vakit sen zamanı değil, zaman seni dolduruyor. Bulanmadan, akmadan dolmalı. Eğer kendi hayatını hak ettiğinden daha büyük bir tuvale çiziyorsan, onca meşguliyetle çepeçevre kuşatıyorsan kendini, o tuvalde nokta kadar kalmaya mahkum oluyorsun. Her şeyi kökten devirip tümden bir ayaklanmaya girişmenin zorluğunu yadsımadan sadece yapmak istediğin şeylerle senden yapılması beklenen şeyleri bir dengede tutacak kadar kontrollü bir 'anarşik' olursan yaşamak güzel oluyor. Tecrübeyle sabit.

Çare kendimizken, kurtuluş elimizdeyken kurtarıcı için dua etmek manasız.

Amor fati.
Yazgını seç, yazgını sev.

Haziran 28, 2012

Gölge Boksu

"İnsanın içi, içine kaçar. Sonunda bu olur. Hissizliğin, dövülerek vahşileşmiş çocukların sırıtması gibi ürkütücüdür. Çünkü insanın da sonu vardır, insan olarak kalsa dayanamayacağı için gördüklerine, insanlığı kilitler dibinde bir yere. Geriye ayakta kalabilmek için belki, insan sadece öfkeye tutunur. Öfke, acı çekmekten bitkin düşmüşlerin son durağıdır."

Tam kitabı okurken şu paragrafa denk geldim. Duraksadım bir süre. Kaybettiği bir şeyi ilk baktığı yerde bulan şanslı biri gibi sırıttım. Bu aralar bende açığa çıkan bu ruh halinin nedeni tam da buydu. O gereksiz ölçüde bir anda kabaran öfke duygusu, kendimi kendi haline bırakıp hissizleşebileceğim bir ortamı yaratıp da yine kendimi, yarattığım o potada eritme çabalarım hep aynı cümleye çıkıyor.

İçimin, içimde derin bir yerlerde kış uykusuna yattığını düşünüyorum. Hayır kendime kızıyorum nedir bu ergen tripleri, böyle hayattan tat alamıyorum'lar, her şey o kadar boş geliyor ki diye mızmızlanmalar! Nedir alıp veremediğim hayatla? Niye bana acı vereceğini, umudumu tamamen yok edeceğini bildiğim şeylerin üzerine gidiyorum, hep perdenin arkasında, madalyonun diğer tarafında kimin olduğuyla ilgileniyorum?

Okudukça, gördükçe, biraz da tecrübe ettikçe farkına vardığım şeyler, daha da uzaklaştırıyor beni insanlardan.

Farkındalık ne boktan bir şey, yahu en basit olayda bile insan bünyesine zarar veriyor. Mesela ben ilkokuldayken falan eve bir arkadaşım geldiğinde annem yiyecek bir şeyler hazırlardı. Ben de annemin hazırladıklarını tepsiyle götürürken tabaklardan daha dolu olanını arkadaşıma verirdim yanlış anlamasın, bana daha az koymuşlar falan demesin diye.

Lise hayatım boyunca da 'yanlış anlaşılma korkusu' yakamı hiç bırakmadı. Bir yandan hormonal dengesizlikler, fiziksel değişiklikler ve ruhsal bunalımlarla uğraşmakta, ailemi de uğraştırmaktaydım, bir yandan da saçma bir feminist kimliğe bürünmüştüm. Sürekli kitaplar okuyor, her kitaptan etkilenip bir dizi karar alıp ertesi hafta başka bir kitap okuyup bu sefer ondan etkilenerek daha başka kararlar alıp farklı kimliklere bürünüyordum. Her şeyin sahte, herkesin müstakbel bir yalancı olacağını düşünerek içimdeki güvensizlik duygusunun tohumlarını o zaman atmaya başlamıştım. İlginç olansa, bu karamsar ve vahim halimi dışarıya yansıtmadan daimi bir güleryüz takınarak çok güzel kamufle ediyordum. Arkadaş çevrem genişti, öğretmenlerle iyi anlaşıyordum, derslerime çalışıyor, yüksek notlar alıyordum. Ama tek başıma kaldığımda kendi hezeyanlarıma sadece kendimi ortak ederek aslında iletişim halinde olduğum insanların hepsinin birer çıkarcı, ikiyüzlü olduğunu düşünüyordum.

Gerçekte de öyleydi aslında çoğu, ama sorun bendeydi. Düşündüklerimi söyleyemiyor, tavrımı koyamıyordum, hayır demek isterken evet çıkıyordu ağzımdan. Öfkeli olmak istiyordum ama mağdur gibi yürüyordum. Zoraki tebessümlerden dudaklarım çatlamıştı. Böyle yaparak benim de sahte bir kimliğe büründüğümün farkına varamamıştım o zamanlar, kendime dışarıdan bakmayı becerecek zekaya sahip değilmişim demek ki. Bu yüzden günlük tutmaya başladım. Söyleyemediklerimi oraya boşaltmak için.

İşte o karışık zamanlarımda beni çok iyi anlayan, dinleyen bir anneye sahiptim, bir de o olmasa halim nice olurdu. Tanıdığım en erdemli insandır o, nasıl babamla evlendiğini merak ederdim. Hiç uyuşmazlardı, annemin aradığı anlamsa babamınki güçtü çünkü. Çocukluk arkadaşı olduklarını öğrendiğimde şaşırmıştım. Aynı mahallede büyümüşlerdi, babam Arap annem ise göçmendi, Rum, Laz karışımı bir gene sahipti. Her iki taraf da birbirini çok iyi tanırdı, dayılarımla amcalarım aynı mahallede birlikte top koşturup türlü haytalığı da birlikte yapmışlardı. Zaman zaman anlatırlardı kaç tane evin camını top oynarken kırdıklarını falan. İşte bu tanışıklık da dedemin laz damarını yola getirmiş ve kızını vermeyi kabul etmişti babama.

Babama gelince..
O benim bu dönemlerimde yoktu, aslında vardı da, varla yok arasıydı. Hiçbir zaman onunla baba-kız muhabbetimiz olmadı. Bana sunduğu tek şey arada bir saçlarımı karıştırarak kafamı okşaması ve sessiz olmam uyarısıydı. Bu kadar. Bende anlamı buydu baba kavramının. Korkulması gereken bir öğe, önümde duran kocaman bir set. Metrodaki yere çizilen sarı çizgilerdi babam, beni çevreliyordu. Değil çizgiyi geçmek, çizgiye basmak bile yasaktı. Es kaza yanlışlıkla basarım diye çizgiden metrelerce uzaklarda dolaştım hep. Sonra ne oldu? Yıl oldu 2012, değişti her şey. Babam değişti, çizgilerinse önce rengi değişti sonra yavaş yavaş boyası eskidi, silindi gitti.

Ama onun yerini dolduran dedem vardı. Annemin babası. "Benim" babam.. En sert görünümlü en yumuşak insandır dünyada. Bu diyarları terkedeli tam tamına 5 ay 28 gün oluyor, şuradaki yazıyı yazdığımda daha hastanedeydi. Zaman çabuk geçiyor... O kalın ve gür sesiyle attığı kahkahalar hala kulaklarımda...

Geçmişle gölge boksu yapmak benimkisi, biliyorum. Çoğu vakit bu zamana ayak uyduramıyorum.

Gelelim yakın tarihe..
Üniversiteye adım attığım ilk güne. Afallamış bir halde oradan oraya koşturup durduğumu hatırlıyorum, okulun rıhtımında bir köşeye tüneyip elinde şarabı kahkahalarla gülen rastalı bir çocuğa gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi baktığımı. Çömezliğin paçalarımdan aktığı o henüz liseli hallerimden arınamadığım zamanlardı onlar. Sonra sonra evrimimi tamamlamaya başladım tabi.

Lisedeki edebiyat hocam en güzel arkadaşlıkların üniversitede olduğunu söylemişti. Şimdi söylediğinin ne kadar doğru olduğunu fark ediyorum. Şu üç yılda düşünmediğim ruh hallerine bürünüp, beklemediğim yol ayrımlarına girip, hayal edemediğim türlü şanslara sahip oldum.

Kayıplarım oldu mu? Sürüsüyle.

Ama hayatı kazandırdıkları ve kaybettirdiklerine ayırmamayı öğrendim. O kendime zırh edindiğim her şeyi çıkarıp da şöyle bir hafifleyip içten bir oh çekebilmeyi başarmak adına çok yol kat ettim.

Haziran 24, 2012

Yine


Stationary Traveller (Instrumental) by Camel on Grooveshark
Ve yine yaz mevsimi.. Tekerrür eden televizyon programları. Bunaltan hava, kuru sıcak altında geçen günler..
Gün ışığındaki hissemize razı olsak da az biraz rüzgârın da bu havaya dahil olmasını dilediğimiz bir zaman dilimindeyiz.
Tenhalaştıran mevsime hoşgeldiniz.

Haziran 22, 2012

Özelleştir-me

Kendilerini özel hissetmek isteyen insanlarla dolu dünya. Bu yüzden sınırlı sayıda üretilen bir telefon ya da bir araba ütopik fiyatlarla satışa sunulduğunda bile anında kapışılıveriyor. Bu yüzden Hermes marka bir çantaya binlerce dolar vererek üstünlük hakkı elde etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden havaalanlarında VIP çıkışları var.

"Sosyal medya" dedikleri internet de bu amaca çok güzel hizmet ediyor. 

Facebook'ta "bakın nasıl elitim, nasıl mutluyum, nasıl da harika bir hayatım var" cümlesini tatbik etmek ve örneklemek için etiketlere bürünerek bu imajı veriyorsun kolayca. Satın aldığın konser biletini fotoğraflayıp profiline koyarak görmemişliğin dik alâsını yapmakta sınır tanımıyorsun. Daha ambalajından çıkarmadığın iphone 4s'le hatıra fotoğrafı çektirip "yeni oyuncağım ;)" şeklinde bir açıklamayla görücüye çıkarıyorsun tüm zenginliğini. Sorun bu değil aslında, kimin ne yaptığına karışıp da bu denli eleştiren biri değilim ama aynı kişinin Afrika'da açlık çeken çocuklarla ilgili bol ünlem işaretli durum güncellemesi ve herkese verip veriştirmesi beni çileden çıkaran nokta. Nedir bu özel, mutlu, mükemmel biriymiş gibi görünme ve hayat bana güzel temalı kendini kandırma çabaları, nedir bu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya çalışmak, sadece muhalefet yapabilmek için tam olarak bir şeyleri bilmeden, öğrenmeye yeltenmeden sadece bağırarak muhalif kimliğine bürünmek, herkese verip veriştirirken, her şeyi eleştirirken, özeleştiriden bu derece yoksun kalmak ve 'evde Yıldız Tilbe dinleyip Facebook'ta Led Zeppelin şarkısı paylaşmak.'

İnternet, kullanım şekline göre bir insanı türlü konularda donanımlı kılmaya, bilgiyi arttırmaya yararken, diğer taraftan içi boş ve gittikçe asalaklaşan bir kılığa bürünmeyi de tetikler. Gören için sınırsız bir bilgi kaynağıdır, görmek istemeyen için Facebook'ta okey oynamaya yarayan teknolojik bir alettir.

Geçenlerde bu gidişata üzülmeme neden olan bir durum oldu. Arkadaşımla Galata Kulesi'ne gittik birkaç gün önce, tabi tıklım tıklım turist kaynıyor. İçeri girmek için sıraya giriyorsun o derece kalabalık. Girişte de bi 6 tl bayılıyorsun.Yukarıya çıkacaksın ama asansör sırası çıkıyor bu sefer karşına, hadi orda da biraz bekliyorsun. Güç bela yukarı çıktığında da manzarayı seyretmek için yine bir sıra beliriyor tam karşında. En nihayetinde sıra bitiyor, tam manzaraya bakıp biraz soluklanmak isterken arkadaki itekliyor ilerlemen için. Malum herkes manzarayı panoramik olarak görmek istiyor. Sonra kulede tavaf eder gibi dönmeye başlıyosun, ardınsıra da diğerleri geliyor peşinden. O sırada artık ne kadar görebilirsin boğazı ve ne kadar keyif alırsın, siz düşünün. Tabi turistlerin dışında bizim vatandaşlar da var az çok orada. Kalabalıktan sıyrılıp şans yakalayınca hemen geçtim bir köşeye bakındım etrafıma. Bizim vatandaşlardan kızlı erkekli bir grup sürekli birbirlerinin fotoğraflarını çekiyor, birkaç boğaz detayı alıyor, sonra sanki bir işi halletmiş edasıyla aşağı doğru iniyor. Sonra bir diğeri geliyor, yanında telefonunu kurcalayan arkadaşına "beni de etiketledin mi?" diye soruyor, gülüşüyorlar falan. Ardından kız, çocuğa "tamam yeter bu kadar fotoğraf" diyor sanki gazetede çıkacak bir haber için görsel gerekliymiş de o da iş için buraya gelmiş gibi. İniyorlar aşağıya. Biz de bir şeyler yemek için oturduk o sırada kafeteryada. Bir yandan da sohbete daldık ve tek bir fotoğraf çekmeden, durum güncelemeden gayet mutlu bir zaman geçirdik.

Biraz sohbet edip boğazı seyrettikten sonra aşağı indik, tabi yine aynı kuyruklarda bekledik bir süre. O sırada yukarıda arkadaşına etiketlenip etiketlenmediğini soran kızla merdivenlerde arkadaşının objektifine poz verirken karşılaştım. İşin ilginci her pozda aynı yüz ifadesine bürünüyordu, büyük meziyet takdir ettim. Kuyrukta beklerken bir yandan da bunları düşünüp durdum; teknolojiye bu kadar bağımlı, gayet alımlı çalımlı kızların, diğerlerinden üstün olma çabasıyla güzelim manzaraları, güzelim anları/anıları nasıl heba ettiğini, farkında olmadan yitirdiği değerleri merdivenlerde sürükleyerek, ağza sakız gibi dolayarak, sonuna da ünlemler koyarak anlamının içini boşaltıp onları sıska birer kelimelere dönüştürdüklerini içim acıyarak hissettim.

Biraz eskiye bağlı, geçmişle dost biriyim belki, çünkü yitirilenlerin/yitirdiklerimin farkındayım ve bunları gözardı edemiyorum, her geçen gün eksildiğimi hissetmem de bundandır. Yanımdaki arkadaşıma bu konudan bahsedince o da aynen şu yorumu yaptı: "Allah bizi "public" mekanların yalan yanlış engellerinden, özentilerinden, inançlarından ve hırslarından korusun." doğru da dedi, canım benim.

Kendini özelleştirme durumu ilginç ama ironik bir şekilde bir bakıma aynılaştırmaya başlıyor insanı. Bakıyorsun giyim tarzları aynı, dinlediği müzikler aynı, e kullandığı kelimeler de aynı. Bu özel hissetme dürtüsünün vermiş olduğu mükemmelliyetçilikle aynı değişikliklere bürünüyorlar, bu yüzden kendini özel hisseden binlerce 'aynı' insan var.

Kaynayan bir kazanda gibiyim, sular gittikçe ısınıyor.
'Her şey herkesleşiyor, herkes her şeyleşiyor.'

Mayıs 30, 2012

Müzik

Mevsimlerin ruh halini değiştirdiğine inanmıyorum. Bahar gelince içimde çiçekler açıp midemde kelebekler uçuşmuyor hiç. Ya da sonbaharda durgunlaşıp melankolik ruh haline bürünmüyorum. Suçu mevsimlere atmanın alemi yok. O senin psikolojik sorunun aslında. Mani (taşkınlık) ve depresyon (durgunluk) gibi çeşitli dönemleri içinde barındıran ve manikdepresif denen iki uçlu bir bozukluktan kaynaklanan bir durum bu.

Mevsimler değil de ruh halini değiştiren yegane unsurlardan birinin müzik olduğuna inanıyorum ben. Dinlediğin bir şarkının türüne göre mesela bir chillout olsun bir doom metal olsun ne bileyim Türk sanat müziğindeki hicaz makamlı şarkılar olsun, bunları dinlediğinde insan hüzünlenebiliyor, durgunlaşabiliyor yersiz, mevsim yaz da olsa kendi içinde ruhani bir sonbahar rüzgarı kopuyor. Ya da dubstep ve trance türünde parçalar dinleyince karşı konulmaz bir enerji açığa çıkabiliyor insan bünyesinde. Hani bıraksalar Everest'e tırmanma cesareti gösterebilirsin kulağında o müzikle. Sonra jazz ya da blues dinleyerek her ne kadar Bağcılar'da sokak arasında bir apartman dairesinde yaşıyor olsan da kulağında bu parçalar oldu mu kendini Strazburg'taki evinin verandasında kahveni yudumlar gibi hissetmemen işten bile değil. Hızlı tempolu pop parçalarını dinlerken de mutlu melodiler üstünde dans edebiliyorsun pek tabii. Böyle utanmasa insan 'hayat sevince güzel sevince tatlı günler..' falan diyerek el ele tüm insanlarla mutluluk halkası oluşturur o anda.

Childhood Dreams by Evanthia Rempoytsika on Grooveshark
Al bak mesela, şu parçayı dinlediğim anda sanki dünyanın en büyük dertlerini çekmiş, hayatın sillesini yemiş, türlü çetrefilli yollarından geçmiş gibi bir edayla oturduğum yerde kilitleniveriyorum. İlla ki bir şeyler hatırlatıyor kemanın o ağlayan sesi, her biri bir film karesi tadında görüntüler art arda geçip gidiyor gözümün önünden, odanın atmosferinde parçadaki notalar dolaşırken. Geçmişimde beni mutsuz eden, üzen tüm o anlar geliyor aklıma. Kayıplarım. Sonra şarkı bitiyor, biraz sonra o ruh halini de yırtıp atıyorum üzerimden.

Mayıs 02, 2012

Popülizm

Bir şey sırf popüler diye onu sevmek, sürü psikolojisinden ileri geldiği gibi yine sırf popüler diye aynı şeyi sevip beğenmene rağmen uzak durmaya çalışmak ya da sevmiyor-muş gibi görünmek de kendine marjinal, farklı, alternatif bir insan modeli biçerek ve onu üzerine giyerek “sıradan kalabalık”tan kendini tenzih etme çabasından ileri gelen bi tür ruhsal açlık ya da psikolojik bozukluktur.

Nisan 25, 2012

Tiyatro

Hiçbir zaman iyi bir tv izleyicisi ya da sıkı bir sinema takipçisi olamadım. Şu dünyada beni mutlu eden birkaç şeyden biri tiyatroydu. Her hafta bir oyun izlemek yaşama bağlanma sebeplerimden biriydi. Üzgünken, mutluyken hangi ruh halinde olsam da bulduğum boş zamanlarda ayaklarım hep en yakın tiyatro salonuna götürdü beni. En çok Reşat Nuri sahnesine giderdim. Oradaki tiyatro sanatçılarının neredeyse hepsinin adını bilir, yüzlerini tanırım. Birkaçıyla da tanışmış (Mesut insanlar fotoğrafhanesi’ndeki performansıyla hafızamda yer edinen Arda Aydın, yetenek abidesi Fırat Tanış ve saygıdeğer Tanju Tuncel gibi) ve ne derece iyi insanlar olduklarını görmüş, samimiyetlerini ve gülümsemelerini tecrübe etmiştim. İzlediğim her oyun beni başka yaşamların kıyısına götürmüş, tüm o dijital efektlerden ve üç boyutlu muhteşem görsel şölenden uzak da olsam karakterlerin gerçekliğini sahnedekilerle soluduğum aynı havada hissetmiştim. Hep geçmiş zamanla kurdum cümlelerimi. Çünkü artık anlamını yok edecekler tiyatronun da. Geçen gün duyduğumda zoruma gitmişti. İnsanların bu bitmeyen hırsları, çirkin amaçları midemi bulandırıyor. Düşünceler de dahil her şeye sansür yetmiyor, şehir tiyatrolarının da ağzını tıkamaya çalışıyorlar.

Bugün Taksim’deydim. Ülkede yönetmenlerden başkasının “hadi takla at oyna göreyim” diyememesi için, ‘Şehir tiyatroları yok edilemez.’ sloganını desteklemek için ordaydım. Kalabalıktı da. Ve o kalabalıkla daha gür çıktı henüz kaybetmediğim inancımın çığlığı. Bu ülkede sevdiğim şeyler bir bir yok oluyor. Önce birbirinin taklidi popçular eliyle müzik elden gitti, şimdi de bürokratlar eliyle tiyatro da kan kaybediyor. Üzülüyorum. Oturdum çocuk gibi ağladım. Azalmayalım istiyorum, hep çoğalalım. Tiyatroda da sanat icra edilemez olursa ne kalır geriye sanat diyebileceğimiz diye düşünüyorum. 12 Eylül'de bile böyle bir hakarete maruz bırakılmamış tiyatroları kurtarabilmek, yıpranıp incinmesine engel olmaya çalışmak için elimden ne gelir ki Kadir Topbaş bile yönetmeliğe onay vermişken. Üstelik başbakan da sahip çıkıyorken bunlara.

Yazık.

Eğitime el attınız, cehalete cesaret geldi. Hukuka el attınız, zorbalık- diktatörlük legal hale geldi. Ama ‘oynamak’ için şehrin tiyatrosuna ihtiyacınız olduğunu da nereden çıkardınız, bilemiyorum.

Nisan 23, 2012

Flashback

Gecenin bu saatlerinde pazartesi sendromundan mütevellit mi henüz tam anlayamadığım geçmişe duyulan bir özlemle, maziyi tekrar hatırlayıp yad ediyorum beynimin içinde.

Fotoğraf kareleri gibi gözümün önünde parça parça görüntüler akıp gidiyor. 90lar. Kalabalık bir kahvaltı masası, kızarmış ekmek kokusu, televizyonda Snoopy, dedemin gıcırdayan sallanan sandalyesi, dayımın sabah esprileri, televizyonun sağ köşesinde duran gramofon, pencere önündeki ortancalar, annemin saçımı iyice gererek topladığı kirazlı tokalarım. Mirkelam’ın sürekli koştuğu videoklip, Hugo, beş çayları, uzun saplı lacivert çantalı postacı, dedemin taş plakları, mahallenin muhtarları, atari salonları, leblebi tozu, elma şekeri, Süper Baba, Rosalinda..

O zaman hiç hoşuma gitmeyen şeyler şimdi hatırladığımda gülümsetiyor her daim. Televizyon her bozulduğunda dedemin direktifleriyle anteni sağa sola çevirip şekilden şekle girerken bunun Allah'ın bana bi cezası olduğunu düşünürdüm.

Şimdi elde kalan, bi düzine keşke, bi avuç iyi ki.

Nisan 02, 2012

Uzaktaki Yakın/ Yakındaki Uzak

Dışarıda gördüğüm her yüzü yakındaki uzaklar olarak tanımlıyorum. Bunlar, aynı sınıfı paylaştığın, aynı yerde yemek yediğin ya da aynı vasıtaya binerek yol kat ettiğin fiziken yakınında ama kafa olarak aranızda kilometrelerin bulunduğu insanlar.

Bir de uzaktaki yakınlar var. Fiziken kilometrelerce uzaktayken cümleleriyle, samimiyetiyle, sesiyle, gülümsemesiyle sanki çok yakınındaymış, hep yanındaymış hissi veren nadide insanlar onlar.

Mart 02, 2012

Ağlamak Güzeldir

Ağlamanın olumsuz bir duygu olduğunu düşünenlerden değilim. Hiç olmadım. Gözyaşı denen şeye kötü nitelemeler yakıştırmak, gözlerin yaşlanmasının bir zayıflık emaresi olduğunu düşünmek gözyaşına bir nevi hakaret sayılır.

Oysa ağlamak güzeldir. Hem tebessümden daha gerçektir, olaylar karşısında daha zor reaksiyon gösterir. Ve ne zaman nüksedeceği de belli olmaz bazen. İstemdışı gelişir. O an tek istediğin kendi haline bırakılmaktır, kendi yarattığın duygusal ortamı gözyaşına hazırlamaktır. Gülmek basit bir duyguysa ağlamak ulvi bir görev gibidir. Üzgün melodiler oksijenle dans etsin, ışıklar biraz kısılsın, oda insandan yalıtılsın tamam. Bu, ağlamaya hazırsın demektir.

İşin içine içki de girdi mi gözyaşları tsunamiye dönüşebilir tabi. O yüzden vandalist duyguların dozunu iyi ayarlamak gerekir.

Şubat 29, 2012

Teori vs Pratik

Gün geliyor bir sürü şey yapmak geçiyor içimden ve aynı gün tek yaptığım çarşafı kırış kırış olmuş yatağımda sağdan sola dönmek ya da saate bakıp yelkovanı takip etmek oluyor. Gözlerimi kapattığımda dünya bitiyor. Günlerce böyle kalayım istiyorum, birileri uyandırıyor.  Uyanmak için çay koymak yerine onun bile kolayına kaçıp bir bardaklık su kaynatıp kahve yapıyorum kendime. Bardağın içindeki kahvede yansıyan yüzüm kaşığı içine atmamla beraber yok oluyor. Gözlerim daldı. İç sesimle sürekli bir kavga halindeyim. Teoride mükemmel pratikte berbat biriyim.

Bi' de bazı hatıralar dönem dönem ziyaret ediyor olmalı beni. İyisi de kötüsü de. Aklıma gelince de açıp eski fotoğraflara bakıyorum. Eski fotoğraflara bakınca zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden dem vurup "Daha yapmam gereken çok şey var." cümlesini kuruyorum. Her cümlede arta kalan zamanın meçhul olduğunun bilincinde olduğumdan umudumu köreltiyorum. Bu böyle en kötüye gidene kadar sürüklüyor düşüncelerimi. Biri diğerini tetikliyor zincirleme bir olay gibi. Her şeyin suçlusu hatıralar.

Yine de iyi ki varlar.

Şubat 23, 2012

Exit The System



İnsan olmanın gereklerinden birini düzene uyum sağlama çabasıyla yok edip aslında normal olanın, işleyişin bir parçası olmak gerektiğini söylemek ne kadar basit. Seçimler mi yoksa seçimlerin insanları taşıdığı noktalar mı daha önemli? Gereksiz ayrıntıları zihnimize yerleştirmeyi öğrenme diye ezberliyor ve buna alıştırılıyor, her geçen gün uyuşturuluyoruz.

Ocak 28, 2012



Winter Is Blue by Vashti Bunyan on Grooveshark

Küçüklüğümde kış aylarında her ne kadar kat kat giydirilmekten Michelin adamlarına dönmüş olsam da kar yağdığında yokuş aşağı kaymak, paha biçilmezdi. Ve her kar yağdığında etrafı karla birlikte neon gülümsemeli çocuklar kaplardı.

Ocak 12, 2012

'Olmasa da olur'lar / 'olmazsa olmaz'lar

Bir akşamüstü biriyle kahve içip hiçkimsenin hakkımızda bilmediği şeyleri anlatıyoruz birbirimize; en derin en olmadık konulara giriyoruz, gözyaşları ve mutluluklar üzerinde test sürüşü yapıyoruz; ona dost deniyor, çünkü güven duyuyorum o an ki bu çok az olur. Güven, en az hissettiğim duygudur.

Sonra birilerinin yanında en samimi kahkahalarımı bırakıyorum bi anda, en basit cümlelerle konuşuyorum, nasıl göründüğümü umursamıyorum. Çünkü ne yanlış anlaşılırım korkusu var ne de utanma duygusu. En salt haliyle kendim oluyorum onların yanında; onlara da kuzen deniyor, kan bağı değil duygusal bi’ bağın bir arada tuttuğu.

Biri var ki doğumumdan itibaren ruhumu tedavi edip duygularımı onarıyor onlar her kırılıp bozulduğunda. Hayatı öğretiyor en başta insanlığı; ona da anne deniyor seni tamamlayan en büyük yapboz parçası.

Böyle anlamlandırıyorum hayatımdaki özneyi, yüklemi, nesneyi. Böylelikle cümle oluyorum, cümle kurabiliyorum.

Geriye edatlar, bağlaçlar, zarflar kalıyor. Onları da pek gerekli görmüyorum, olmasa da olur grubuna giriyorlar. Yani hayatımda "olmasa da olur" dediklerim yok, "mutlaka olsun" dediklerim var.