...

Nisan 10, 2013

24 Saat

Hayattan çalıyorum.

Sabah uyanıyorum mesela, metrobüse biniyorum. Kulağımda kulaklık, müzik dinliyorum. Herkes uykulu, herkeste bir yere yetişme telaşı. 3 - 4 dakika aralıklarla, “Bir sonraki durak” diye çınlıyor otobüsün içi. Tam böyle dışarıyı seyrederken, okula doğru yol alırken, en son ne zaman bir kediyi sevdim diye düşünüyorum, ne zaman çimlere uzandım en son? Ne zaman kendimi sınırlandırmaya başladım insanların tuhaf bakışlarına maruz kalmayayım diye, ne zaman girdi otokontrolüm devreye? Kendime kızıyorum, lanet ediyorum. Hemen o an bir sonraki durakta iniyorum. Beşiktaş'a gitmeye karar veriyorum. Yoldan bi tane de simit alıyorum. 9'da ders varmış kimin umrunda, ben yaşamak istiyorum o sırada. Kabataş iskelesinin orda boş bir bank bulup oturuyorum. Boğazı seyrediyorum. Oh be diyorum dünya ‘var'mış hakikaten. Radyoda da sevdiğim şarkı çalıyor. Telefonuma bakıyorum, sevdiğim herkese günaydın mesajı atıyorum. Martıları izliyorum, elimdeki simiti onlarla paylaşıyorum. Mutlu oluyorum. Bu kadar kolay işte mutlu olmak. Vakit ya da nakit ayarlamaya gerek yok diyorum.

Kafamı yukarı kaldırıp güneşe bakıyorum kısık gözlerle. Gökyüzünü görmeyeli ne kadar oldu?

Bir süre boğazı seyrettikten sonra Eminönü'ne kadar yürümeye karar veriyorum. Dolmabahçe'yi geçiyorum, orta yaşlı iki kadın sabah sporunda dedikodu yapıyorlar, yanlarından geçerken kulak misafiri oluyorum. Tophane'yi geziyorum, sonra Karaköy'ü. Galata köprüsünde yürüyorum, arabaların geçişleri köprüyü sarsıyor, o an hafif bir ürperme geliyor. Balık tutanları izliyorum gelişigüzel. Kulaklıklar hala kulağımda, radyoda çalan şarkının ritmine göre yürümeye başlıyorum. “Bosphorus tur boğaz tur!” diye bağıran adamı seyrediyorum bir süre. Nitekim adamla gözgöze geliyoruz, hemen beni boğaz turuna ikna etmeye çalışıyor, ben de adamı boğaz turu istemediğime ikna ediyorum. Neyse ki ben kazanıyorum. Hemen ordaki merdivenlere oturuyorum. Etrafı izliyorum. Telefona bakıyorum, üç mesaj gelmiş. İkisi o'ndan, bi tanesi de Efsun'dan. Efsun bizim kuzen, 2 yaşından beri tanışıyoruz, belli bir hukukumuz, sonsuz sevgimiz var. Yanında en rahat saçmalayabildiğim insandır, nadidedir, bitanedir. Neyse. Ona “Eminönü'ne gelsene su çok güzel” tarzında bir mesaj atıyorum, o da “Ya bu saatte ne işin var orda, hem dersin yok muydu senin ?” diyor, kem küm edip ona iyi uykular dileyerek yürümeye devam ediyorum.

Bir süre daha oturduktan sonra kalkıp anneannemi ziyarete gidiyorum, onun sevdiği susamlı poğaçalardan da alıyorum. Kapıyı 9/8lik tıklatıyorum, böylece anneannem benim geldiğimi anlıyor. Kapıyı açınca elimdeki nevaleyi gösteriyorum, gözleri parlıyor. Bi bakıyorum zaten çayı demlemiş bile. Bol bol sohbet ederek kahvaltı ediyoruz. Sonra Esra Erol'la Evlen Benimle'yi izliyoruz. Çok değil, izlemeye başladıktan 5 dakika sonra hayat sevincim de ölmeye başlıyor. “Ya anane” diyorum, “bunları izlerken sıkılmıyor musun, evlenmeye diye gelen insanlar yıllardır bu programda kısmet bekliyor, kadrolu mu atanıyor bunlar?” O da “e yavrum zaman geçiyo izleyince, napayım tek başıma” diyor. “Deden varken izlemezdim, sevmezdi o böyle şeyleri, hayvanları açar izlerdi” diyor, gülümsüyorum, ananemin koynuna giriyorum hemen. Dizine yatıyorum. O şarkı söylüyor yine, alaturka havalardan seçiyor bir tane. Eski radyo sanatçısıymış zaten ananem, belki on kere aynı hikayeyi dinledim ondan: Sesi çok güzel olduğu için onu radyodan istiyorlar, o da tam yeni bir Hamiyet Yüceses olacakken dedemle tanışınca ateş bacayı sarıyor, ses sanatçısı olmak yerine evinin kadını çocuklarının anası oluyor. İyi ki de oluyor. Böylece annemi doğuruyor.

Gün doyu dizinde uyudum ananemin. Her günüm böyle geçse ya dedim içimden. O gün orada kaldım, çocuklar gibi eğlendik ananemle.

Sonuç olarak devamsızlıktan kaldım girmediğim o dersten.

Ama pişman mıyım, asla.

Nisan 08, 2013

Save Point

Sorumluluklardan feragat etmek ne güzel. Gideceğin yeri, yapacağın işi beklemeye almak ne güzel. İpin ucunu kaçırmak ve bunu hiç umursamamak ne güzel. Gereklilik kiplerinin üst üste birikmesi ne güzel.

İşin kötü yanıysa, sürekli bir sonraki güne ertelediğin, üst üste biriktirdiğin o bulaşıkları yine senin yıkamak zorunda olduğun gerçeği.

Sevdiğin tüm şeylerin birer lüks, sevmediğin şeylerin de bir zorunluluk olarak addedilmesinden nefret ediyorum.

Hayatta kaçınılmaz dönüm noktaları olur ya, hayati bir karar vermenin, doğru şıkkı işaretlemenin mühim rol oynadığı o kilit noktaları. Çünkü düğümün son boğumunda verdiğin karar, geleceğini şekillendirir. Ne olduğunun kim olduğunun adını koyacak güce sahiptir o kararlar. Sonra üzerinde çok düşündükten sonra kendince en mantıklısı olduğu sonucuna vardığın kararı verirsin. Oysa hep ilk aklına gelen şık doğru şıktır, öyle ya bir şey üzerinde iyice düşündüğünde çoğunlukla fikir değiştirir insan.

İşte tam da o nokta üzerinde duruyorum ben. 

Henüz bir karar verememenin stresi üstümde, düşünüyorum. Yaşım itibariyle artık bazı şeyleri tek başına üstlenmek gerektiğini bildiğimden böyle bir dönemeci en az sıyrıkla atlatabilmenin imkanını arıyorum. Sırf sevdiğim işle uğraşmak ve istediğim şeyleri yapabilmek özgürlüğüne sahip olmak için para kazanmalı, istediğim renklerle dünyaya bakmalıyım.

Çünkü insan, çerçeveyle sınırlandırılmış dar bir alanda kendini yetiştiremiyor.