...

Ocak 15, 2014

Ofis Hayatı

23 eylül 2013.

4 aylık kocaman bir tekdüzeliğe girdiğim tarih. Ve yeni bir işe başladığım tarih.
Ocak ayı itibariyle o işten istifa ettim. Şu an çok daha iyiyim.

Dünya Ticaret Merkezi'nde, ünlü bir şirketin genel müdürlüğünde asistanlık yapmaya başlamıştım. Öğrenciyken yapılacak güzel işlerden biri gibi duruyordu başta. Kolay, basit bir iş gibi. Santral görevlisiydim, tek yapmam gereken telefonlara bakmak, patronun takvimini kontrol etmek, toplantıları saatinde haber vermek, ofise giren çıkanı takip etmekti. Ofis hayatı kolay geliyordu dışarıdan bakınca. Masabaşı iş diyordum, fiziksel bir zorluğu yok, kendime ait bir odam, önümde bilgisayarım vardı. Başlarda derslerim olduğu için 5 saat çalışıyordum ama sonra tam zamanlı çalışmaya karar verince mesaim on saate çıktı, maaşım da arttı. Günümüz şartlarına göre iyi para veriyorlardı.

Şirketin idari işler sorumlusu olan Ebru hanım, benim üstüm, yani benden sorumlu olandı. Zaten ona yardım etmem için işe alınmıştım. Bu işe ben başvurmamıştım, CV'mi inceleyip onlar çağırmıştı beni. Şartlar güzeldi, hemen kabul ettim. İstediğim zaman izin alabilecek, çok fazla sorumluluk yüklenmeyecek, kimseye hesap vermeyecektim.

Birinci ay, herkes güleryüzlü, samimi ve uyumluydu, hepsi "Biz bir aile şirketiyiz." imajı çiziyordu. Kendimi şanslı hissediyordum, rahat bir koltuğum vardı, sağ tarafımda espresso ve türk kahvesi makineleri, sol tarafımda boydan boya bir manzara, bir plazanın en üst katında, dekorasyonu için binlerce dolar harcanmış koca bir ofiste hiç karışanım olmadan işe gelip gidiyordum. Sabah 8 akşam 6 oradaydım, cumartesileri çalışmıyorduk. Başlarda herkes gülümsüyor, samimiymiş gibi davranıyordu.

İkinci ay, devamlılık zorunluluğum olmadığı için derslere pek girmiyordum, bu yüzden beş saat değil, artık on saat çalışıyordum. İlk maaşımı aldığım zaman bu paranın bana bir aydan fazla gideceğini düşünüp biriktirim diyordum. Biriktirdiğim bu parayla da kendime evde küçük çaplı bir stüdyo kuracaktım, zaten işe de bu yüzden başlamıştım. Paranın şeker gibi eridiğini işte o ay anladım. Değil bir ay, 15 gün sonra tüm maaşımı bitirmiştim bile. Ofisteyse artık insanların adlarını ezberlemiş, kimin hangi departmanda çalıştığını öğrenmiştim. Birçoğuyla sohbet edip tanıma şansını da yakalamıştım. Her sabah birbirimize günaydın diyorduk, hal hatır soruyorduk, birbirimizle şakalaşıyorduk. İlk önce İsmail Bey'i tanımıştım, otuzlarında iki kız çocuğu babası, sakin mizaçlı İsmail Bey'i.

Listedeki adının karşısında idari işler uzmanı yazıyordu. Ama gerçekte bütün ayak işlerini yapan, her departmana koşturan bir adamdı İsmail Bey. "Yazıcı bozuldu koş İsmail", "Kalorifer yanmıyor gel İsmail", "Kargoları taşı İsmail", "Bana Starbucks'tan bir kahve kap İsmail." Adamcağız mülayim ve iyi kalpli olduğu için herkese peki diyordu, her işi yapıyordu. Bana hep "siz" diye hitap ediyor, bazen "sen" diye ağzından kaçırınca hemen düzeltiyordu.

O zamana dek henüz patronla tanışmamıştım, iş seyahatinden dönmemişti. Herkes adını duyunca ondan korkuyor, gelmemesi için dua ediyordu. Ebru hanım bana önceden spoiler vermişti patronla ilgili. Sert, mükemmelliyetçi, bir günü diğerine uymayan, hiçkimseyle samimiyet kurmayan bir adam olduğunu söylemişti.

Birkaç hafta sonra geldi patron. 50'li yaşlarda, saçları kırlaşmış ama gayet sağlıklı ve formunda bir adam. Konuşurken hızlı konuştuğu için karşıdaki anlamasa bile peki efendim diyordu korkudan, öyle sert bir yüzü vardı. Beni gördüğünde sadece şöyle dedi: "Sen yeni işe başlayan kızsın değil mi, adın neydi?"

Adımı söyledim. Ama o günden sonra bir kez bile adımı telaffuz etmedi. Ama bana yaşça küçük olduğumdan olsa gerek, iyi davranıyor, hiçbir zaman sert bir ifade takınmıyor, hatta babacan bir tavırla konuşuyordu.

Herkes yemeğe gittiğinde ben kalıyordum ofiste, onlar yemekten döndüğünde de benim molam başlıyordu. Ayşe Hanım vardı bir de, temizlik görevlisi. Çay, kahve servisi yapıyor, boşları topluyor, yerleri siliyor, tozları alıyordu. İlk tanıştığımda karşılıklı yaşımızı sormuştuk birbirimize, o "tahmin et bakalım" deyince 30-35 arası diyerek pot kırmıştım. Çünkü o 25 yaşında iki çocuk annesi bir kadındı, bense 24 yaşında bir üniversite öğrencisi. Utanmıştım sanki bilerek yapmışım gibi.

Gelelim Ebru Hanım'a. 40lı yaşlarda, 1.55 boylarında, kıvırcık sarı saçlı, zayıf ve buğday tenli bir kadındı. Mesai saatlerinde takip ettiği dizilerin izleyemediği bölümlerini izler, trendyol, morhipo gibi sitelerde dolaşıp sürekli internetten bir şeyler sipariş eder, Hürriyet'in "instagramda ünlüler" başlıklı haberine tıklayıp saatlerce fotoğraflara bakardı. Bunları hiçbir zaman silmediği internet geçmişinden görüyordum. Bu yüzyılda hala internet explorer kullanan ender insanlardan biriydi, benim sayemde Chrome'a geçti, ama bana bir "teşekkür ederim" bile demedi. Neyse. Kendisiyle sorunları olan egoist bir kadın olduğunu işte bu ayda öğrendim. Bir ara modadan bahsederken "Biliyosun ofiste tek şık giyinen kadın benim." demişti, kendini ilk ele verdiği andı bu. Patronun ofiste olduğu günler makyaj yapar ve dizinin tam ortasına denk gelen kumaş eteğini giyer, patronun olmadığı günler kot pantolonu ve üzerine giydiği tshirt'ü, yüzündeki yastık iziyle tamamlardı. Trajikomik bir kadındı ama bunun farkında değildi. Başlarda bana güleryüzle, yumuşak bir ses tonuyla günaydın derdi, sonraları bu tavrını çoğunlukla beş karış suratla sanki onun ceketini tutmaya çalışan bir garson ya da arabasının kapısını açan bir valeymişim gibi sergilediği davranışlar aldı. Şaşırmaya başlamıştım. İş görüşmesine geldiğimde tanıştığım o tatlı dilli, güleryüzlü kadın nereye gitmişti?

Bir süre sonra İnsan Kaynakları Departmanı'ndan Sedef Hanım çıkageldi, bana bir sürü angarya iş verdi, hepsine peki dedim. Saatlerce kartvizit topladım, bayi bilgilerini bir nakış gibi işledim tabloya haftalarca. Daha sonra ona verilen işleri bana vermeye başladı, ben bitirip ona teslim ediyordum, o da kendisi yapmış gibi gösteriyordu. Sedef Hanım da Ebru gibi minyon, kumral ve kısa saçlı, fiziksel olarak 20lerinde, biyolojik olarak 35inde, zihinsel olarak henüz 18inde olduğunu düşündüğüm bir kadındı. İlk başta stajyer sandığım  o kadın, koca şirketin crm müdürüydü, Murat Dalkılıç şarkıları mırıldanır, Çin'den saçma sapan kıyafetler satın alır, onu arayan müşterilere hep "şu an toplantıdayım daha sonra görüşelim" der, telefonda annesine saatlerce görümcesini şikayet ederdi. Patrondan ödü patlar, her sunum sonrası yanakları kıpkırmızı bir şekilde toplantı salonundan çıkardı, belli ki patron kalaylıyordu onu hep. Hatta bir keresinde benim yanımda azarlamıştı Sedef'i, koca kadın halının desenini inceleyen çocuklar gibi kafası öne eğik durmuştu öylece. Ciddi bir şeylerden, ne bileyim ülke gündeminden falan bahsetsem oflayıp puflar, bu ülkeyi biz mi kurtaracağız minvalinde şeyler söylerdi. Geyik yapmayı sever, ofisteki dedikodu kazanını çevirme görevini büyük bir zevkle üstlenirdi. Gelgelelim ofisteki herkes için Sedef Hanım, saftorikti. Birkaç kez onun arkasından bu şekilde bahsettiklerini duymuştum.

İstifa edene kadar sürekli bir kara bulut gibi tepemde dolaşan, beni markaja alan, sinsi bir tilkiyi andıran Ahmet var sırada. Şirketin mali işlerini yönetiyor, bayilerle irtibatı sağlıyordu. Evli ve çocuklu bir adamdı. Tanıştığımız ilk günden beri sürekli benim odamın önünden geçerken bir selam verir ve sohbet etmeye çalışırdı. Sürekli sorular sorar, üzerime gereksiz bir ilgiyle eğilirdi. Başlarda rahatsız olmamıştım, aramızdaki yaş farkının verdiği bir ciddiyetle konuşuyordum onunla. Ertesi gün benden ona yardım etmem için rica edince odasına gitmiştim. Dolabındaki dosyaları düzeltmek gibi küçük işleri yaptığım o gün, onun bakışlarından ve konuşmalarından da rahatsız olmuştum. Sürekli iltifat ediyor, sinir bozucu bir gülümseme takınıyordu. Birkaç gün sonra tekrar birkaç gereksiz iş için yardımımı istedi, başta bahane bulmaya çalıştım ama pek işe yaramadı. Yine o garip sorular ve rahatsız edici gülümseme. Bir süre sonra bana buradaki restoranların yemeklerinin kötü olduğunu bahane ederek "Akşam birlikte dışarda yemek yiyelim mi?" diye sordu, kibar dille reddettim. Ama Ahmet peşimi bırakmaya niyetli değildi, avını gözüne kestiren leopar misali çevremde tur atıp dönüyordu sanki. Birkaç defa daha bir yerlere davet etti, yine reddettim. Gözlerimin renginden bahsetti bir diğer gün, planı tutmayınca "Sizde bir göçmenlik var mı?" diye girdi sohbete, buradan yine bana iltifat ederek yürüdü bir iki adım. Ama formülü yine tutmadı. Ağzının iyi laf yapmasıyla bir yere gelemeyince kültürel, siyasi konular üzerinden sohbet açarak yürümeye devam etti. En son "Aklı başında bir kızsın, aferin." dedi, bu kanıya varmasına sebep, onun oltasına gelmediğim için miydi, bilmiyorum. Bir hafta sonra patron hiçbir sebep göstermeden ofisteki herkesin odalarını değiştirdi. Böylece ben, Sedef ve Dilek hanımla en köşedeki odaya yerleştim. Bir yandan Ahmet'ten kurtulduğuma seviniyor, diğer yandan Sedef'le aynı odada olacağım için üzülüyordum. Dilek hanıma gelince... Onu en sona saklıyorum.

Böylece ikinci ayı doldurmuş, üçüncü aya girmiştik. Eski odamı özlüyordum, çünkü yeni odamı iki kişiyle paylaşıyor, pek rahat edemiyordum. Ama yapacak bir şey yoktu. Ebru hanım da giderek daha çekilmez bir hal almaya başlamıştı. Aylardan kasımdı.

Patronun baş yalakası Merih Bey, ofis listesinde iş geliştirme müdürü olarak yer alıyordu. İşletme bölümü mezunu, İngiltere'de master yapmış Merih Bey. İki dil bilen, patronun kapı komşusu Merih Bey. Tek bacağını altına alıp bağdaş kurarak oturan, "kadın kısmı aslında çalışmamalı." diye cümle kuran Merih Bey. Kendisini ofisin amiri gibi görüyor, herkese hesap soruyordu. Dilek hanımı çok fazla fotokopi çekip kağıtları boşa harcadığı için ikaz ettiğini dahi duymuştum, koca şirket bu yüzden batabilirdi tabi, haklıydı Merih Bey.

Bazı insanlar her ne kadar hayat tarafından yontulsalar da özünde odun olarak kalmaya mahkumdurlar, işte bunlardan biriydi Odun bey, pardon Merih bey. Dilek hanım, bu adam yüzünden istifa edip ayrılacağı gün, herkesle vedalaşmak için geldiğinde, Merih Bey ona "istifa gerekçesi olarak annenizin hastalığını söylersiniz sorarlarsa. Çünkü biliyorsunuz, sık sık işten çıkarmalar olduğu için ofistekiler tedirgin oluyor. Onların huzurunu bozmayalım." dedi. Kadıncağız lanet ederek onun yüzünden ayrıldığını söylemedi, "Annemin rahatsızlığı" dedi, "mecburen" dedi, "her şey kısmet" dedi, gitti.

Ayda bir yönetim kurulu toplantı yapardı, patronun ağabeyi ve kardeşini de o zaman görürdüm. Tek işleri toplantıya katılıp türk kahvesi içmekti. Bir de patronun yiğeni vardı, bölge müdürü olan, geçerken selam dahi vermeyen, soğuk ve mimiksiz bir adam. Çalıştığım süre boyunca sadece bir defa "iyi bayramlar" demişti, tek konuşmamız bu oldu.

İnsanlarla iyi iletişim kuran, nasıl konuşması gerektiği bilen, kültürlü, kendi halinde, kimsenin işine karışmayan, kibar ve anlayışlı tek bir kişi vardı koca şirkette, Dilek hanım. Bir şeyler paylaşıp konuşabildiğim tek insandı çalıştığım süre boyunca. Babasını küçük yaşta kaybeden, üniversiteden mezun olduktan hemen sonra iş hayatına atılan, hayatının on yılını aynı şirkette çalışarak geçirdikten sonra her şeyi bırakıp Amerika'ya yerleşen bir kadın. Yıllarca bunun için çalışıp, plan yapıp Amerika'da hayatını düzene soktuktan sonra annesi aniden hastalanınca o da İstanbul'a geri dönmek zorunda kalır, hayatında isteyip gerçekleştirebildiği tek şey olan bu seyahat de, kısa sürede sonlanır. Daha sonra benim çalıştığım şirkette işe başlamış Dilek hanım. Yaklaşık 9 ay çalıştıktan sonra, benden üç hafta önce de istifa edip ayrıldı bahsettiğim gibi Merih yüzünden. Yüzündeki o naif ifade, daimi güleryüzle ve yumuşak bir ses tonuyla konuşması, bende daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu uyandırmıştı. Keşke ablam olsaydı. Daha önce böyle bir cümle kurmamıştım, ama ondaki samimiyet ve şefkatli tavır bana keşke dedirtmişti.

Hiç evlenmemiş, evliliğe pek inancı olmayan biri olduğu için ona sorular sorardım bu konuda. Nasihat vermeden arkadaş edasıyla anlatırdı. Gideceği gün, mesai bitiminde oturup bir şeyler içip vedalaştık. Bana "Başkaları için yaşama, zaman çabuk geçiyor, istediğin ve seni mutlu eden her neyse onu yap." dedi, zamanında kendi yapmak istediklerini, hayallerinden nasıl vazgeçmek zorunda bırakıldığını, şimdi maddi imkanı olsa da artık geç kaldığını, yüzündeki tebessümü bozmamaya gayret ederek anlattı:
 "Benim en güzel duygularım içimde kaldı."

Hala konuşuyoruz onunla, çalıştığım sürenin bana kazandırdığı tek insan Dilek abla oldu, o yüzden sırf bunun için minnettarım orada geçirdiğim zamana.